Tiroit hastalarının Ramazan ayında ilaçlarını nasıl kullanması gerektiğini belirten Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Dr. Sibel Temiz, “Tiroit ilacı kullanan hastalar, ilaç tedavileri hekimleri tarafından uygun şekilde düzenlenerek, ilaçlarını sahurda veya iftarda almak kaydıyla oruç tutabilirler” dedi.
VM Medical Park Gebze Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Dr. Sibel Temiz, tiroit hastalarının Ramazan’da nelere dikkat etmesi gerektiği hakkında açıklamalarda bulundu. Tiroit hastalıklarının kısaca ne olduğundan bahseden Uzm. Dr. Temiz, “Tiroit hastalıkları hipotiroidi (tiroidin az çalışması) veya hipertiroidiye (tiroidin aşırı çalışması) yol açan tiroit hormon dengesinin bozulduğu hastalıkların yanında nodüler tiroit, guatr gibi tiroit hormonlarının etkilenmediği farklı tablolardan da oluşan bir hastalık grubudur” dedi.
“Her hastanın tıbbi durumuna göre oruç tutması gerekir”
Tiroit hastalarının oruç tutup tutmayacağı konusunda bilgi veren Uzm. Dr. Temiz, “Tiroitte nodül varlığı eğer tiroit hormonlarını etkilemiyor ve tiroit ilacı kullanımı gerektirmiyorsa oruç tutmasına engel değildir. Hipotiroidi ve hipertiroidide ise bozulmuş olan tiroit hormon dengesinin uygun ilaç tedavisiyle yeniden sağlanmış ve hastalığın kontrol altına alınmış olması bu hastaların güvenle oruç tutabilmesi için gereklidir. Tiroit hormonlarının dengede olmaması, özellikle de yandaş hastalıklar varlığında oruç tutulması hasta için riskli olabilir. Bunun yanında tiroit kanseri dolayısıyla ameliyat olan ve tiroit değerleri katı bir aralıkta tutulması gereken hastalarda da oruç tutulması risk oluşturabilir. Her tiroit hastasının tıbbi durumunun farklı olduğunu unutmamalıyız. Bundan dolayı oruç tutmak isteyen tiroit hastalarının öncesinde mutlaka takipli oldukları hekime oruç tutmalarının uygun olup olmadığı yönünde danışması ve hekimin önerilerine uyması gerekmektedir” diye konuştu.
“Sahurda veya iftarda ilaçlar alınabilir”
Tiroit hastalarının Ramazan ayında ilaçlarını nasıl kullanması gerektiğini de söyleyen Temiz, “Günümüzde hipotiroidi hastalarını sıkça görmekteyiz. Bu hastaların kullandığı levotiroksin içeren ilaçların emilimi için gerekli olan faktörlere Ramazan ayında da dikkat edilmesi tiroit değerlerinin bozulmaması için önemlidir. Tiroit ilacı kullanmakta olan hastalar, ilaç tedavileri hekimleri tarafından uygun şekilde düzenlenerek, ilaçlarını sahurda veya iftarda almak kaydıyla oruç tutabilirler. Levotiroksini sahur yemeğinden 30 dakika önce aç karnına içilmeli ve öncesinde de mümkün olduğunca uzun bir gece açlığı olmasına dikkat etmeliyiz. Normalde levotiroksin 8-10 saat gece açlığı sonrası sabah aç içilmelidir. Ramazan’da iftar-sahur arasında 8 saatlik açlığı sağlamak zor olsa da gece geç saatlerde yemek yememeye özen gösterilmelidir. Levotiroksin ilacının emilimini olumsuz etkileyen mide koruyucu, asit giderici mide ilaçları, demir ve kalsiyum gibi minerallerin sahurda alınmamasına dikkat edilmelidir. Hipertiroidi hastalarının kullandığı antitiroit ilaçları ise günlük dozunu değiştirmeden bölerek sahurda ve iftarda yemekle beraber alınmasında bir sakınca yoktur” şeklinde konuştu.
“Ramazan’da beslenme önerileri”
Tiroit hastalarının Ramazan ayında nasıl beslenmesi gerektiğini de anlatan Uzm. Dr. Temiz, “Sağlıklı çalışan bir metabolizma için yeterli su tüketimi Ramazan’da da çok önemlidir. Günde 2-2.5 litre olmak üzere su tüketimini iftar-sahur arasında zamana yayarak sağlamalıyız. Hipotiroidi hastalarında sıklıkla karşılaşılan kabızlık sorununda da yeterli su tüketimi önemlidir. Su tüketiminin yanında özellikle meyve ve sebzelere beslenmemizde yer vererek yeterli lif alımı da sağlanmalıdır” dedi.
Başkan Sezer, sağlık çalışanlarının Tıp Bayramı’nı kutladı
Gölcük Belediye Başkanı Ali Yıldırım Sezer, Gölcük İlçe Sağlık Müdürlüğü ve Gölcük Necati Çelik Devlet Hastanesi Başhekimliğini ziyaret ederek çalışanların Tıp Bayramlarını kutladı.
Gölcük Belediye Başkanı Ali Yıldırım Sezer, 14 Mart Tıp Bayramı dolayısıyla İlçe Sağlık Müdürü Dr. Mustafa Serkan Şenel ve Gölcük Necati Çelik Devlet Hastanesi Başhekimi Dr. Aziz Çardak’ı makamında ziyaret etti. Ziyaretlerde Başkan Sezer, mesai mefhumu gözetmeksizin çalışan tüm sağlık çalışanlarının Tıp Bayramını tebrik etti.
[kanews-related-post title=”Gölcük Devlet Hastanesi Haberleri” ids=”53756″ tag=”div”]
Böbrek hastalığının dünyada ve Türkiye’de sık görülen bir hastalık olduğunu belirten Prof. Dr. Betül Kalender Gönüllü, “Böbrek hastalığından korunmak için sağlıklı beslenmek, hareketli olmak, ideal vücut ağırlığımızı korumak, kan basıncı ve kan şekerimizi ölçtürmek, tuzu azaltmak gerekmektedir” dedi.
VM Medical Park Kocaeli Hastanesi Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Betül Kalender Gönüllü, 13 Mart Dünya Böbrek Günü dolayısıyla böbrek hastalığı ve sağlığı hakkında açıklamalarda bulundu.
Böbreklerin vücuttaki önemli organlardan biri olduğunu ifade eden Prof. Dr. Gönüllü, “Yaşamımızın sürdürülmesinde, genel sağlığımızın korunmasında çok önemli görevleri vardır. İdrar oluşturarak kandan toksinleri ve fazla sıvıyı uzaklaştırırlar, kan basıncı kontrolünü sağlarlar. Kırmızı kan hücrelerinin üretiminden, D vitamininin aktifleşmesinden sorumludurlar. Böbrek hastalığında, yaşam süresini kısaltan kalp damar hastalıkları ortaya çıkmaktadır. Kısaca böbrekler vücudumuzdaki her organı, her hücreyi etkileyecek işlevlere sahiptir” dedi.
“Sık görülen bir hastalıktır”
Böbrek hastalığının dünyada ve Türkiye’de sık görülen bir hastalık olduğunu belirten Prof. Dr. Gönüllü, “Erken evrelerde genellikle belirti vermez. Böbrek hastalığına erken evrelerde tanı koyabilirsek, diyaliz/nakil gerektirecek aşamaya ilerlemesini durdurabiliriz. Diyabet, hipertansiyon, obezite, kalp damar hastalıkları, tekrarlayan böbrek taş hastalığı, ailede böbrek hastalığı olması gibi böbrek hastalığı riskinin yüksek olduğu kişilerde, basit kan ve idrar testleri ile erken evre/gizli böbrek hastalığı kolaylıkla tespit edilebilir. Erken evre böbrek hastalarında hastalığın ilerlemesini durduracak pek çok tedavi seçeneği vardır” diye konuştu.
“Tuz tüketimi azaltılmalı”
Böbrek hastalığını tedavi etmek yerine, bu hastalığı önlemenin daha sosyal ve ekonomik bir yaklaşım olduğunu belirten Gönüllü, “Böbrek hastalığından korunmak için, sağlıklı beslenmek, hareketli olmak, ideal vücut ağırlığımızı korumak, kan basıncı ve kan şekerimizi ölçtürmek, tuzu azaltmak gerekmektedir. Yeterli su içmek, sigaradan ve alkol tüketiminden kaçınmak, reçetesiz ilaç veya bitkisel ürün kullanmamak da önemlidir” ifadelerini kullandı.
“Düzenli kontroller yapılmalı”
Düzenli kontrollerin önemine de dikkat çeken Prof. Dr. Gönüllü, “Böbrek sağlığımızı korumak için, sağlıklı yaşam tarzını benimsemeliyiz. Eğer böbrek hastalığı risk grubundaysak, erken tanı için böbreklerimizi düzenli olarak kontrol ettirmeliyiz” şeklinde konuştu.
Büyük Anadolu Hastaneleri(BAH), obezite cerrahisi ameliyatlarında, Sağlık Bakanlığı tarafından uygun görülen ‘Obezite Cerrahi Uygulama Merkezi Tescil Belgesi’ ile tescillendi.
Tescil belgesi, obezite tedavisinde etkin ve sürdürülebilir mücadelenin uygulanması için, obezite hastalarını multidisipliner bir yaklaşım modeli ile tedavi etmek amacıyla Sağlık Bakanlığı tarafından kriterleri sağlayan hastanelere veriliyor. Yeni yönetmelik gereği Sağlık Bakanlığı Tescil Belgesi alan hastanelerde, obezite ve metabolik cerrahi yapılmasına izin veriliyor.
Büyük Anadolu Hastaneleri, uzun yıllara dayanan deneyim, uzman kadro, donanım ve hasta memnuniyeti odaklı hizmetleriyle sektörde referans hastaneler olma yolculuğuna, Sağlık Bakanlığı tarafından uygun görülen ‘Obezite Cerrahi Uygulama Merkezi Tescil Belgesi’ni de alarak güvenle yoluna devam ediyor.
“Türkiye’de bakanlık tarafından tescilli sayılı hastanelerden birisi”
Obezite cerrahisi ameliyatları konusunda bölgenin önemli sağlık kuruluşlarından biri olan Büyük Anadolu Darıca Hastanesi Tıbbi Direktörü Prof. Dr. Mustafa Şahin, Sağlık Bakanlığı tarafından verilen tescil belgesi hakkında açıklamalarda bulundu. Prof. Dr. Şahin, “Darıca ve Samsun’da bulunan hastanelerimiz, birçok hastalığa zemin hazırlayan ve kendisi de başlı başına hastalık olarak değerlendirilen obezitenin tedavisini multidisipliner bir bakış açısıyla gerçekleştirmektedir. Darıca hastanemiz yapmış olduğumuz tüm alt yapı çalışmaları sonrasında, Sağlık Bakanlığı’na bağlı sağlık müdürlüğü yetkililerince yerinde yapılan denetim sonrasında Sağlık Bakanlığı’nca tam not alarak, Obezite Cerrahisi Uygulama Merkezi olarak belgelendirilmiş ve Türkiye’de güvenle obezite ameliyatı yapılabilecek Sağlık Bakanlığı’nca tescilli sayılı hastanelerden biri olmaya hak kazanmıştır” dedi.
Prof. Dr. Şahin, şunları söyledi:
“Ülkemizde ve dünyada son yıllarda, özellikle sağlıksız beslenme, hareketsiz yaşam ve paketli rafine gıda tüketimi nedeniyle artış gösteren obezite ile mücadelede önemli bir yer tutan cerrahi uygulamaların bakanlık kriterlerini sağlayan sağlık kurumlarına verilmesi sonucunda, multidisipliner yaklaşım ile cerrahi öncesi ve sonrası hastanın düzenli sağlık kontrolleri ve uzman kadro tarafından verilen eğitimlere katılması ile güvenli tedavi kriterlerinin ve hasta memnuniyetinin üst düzeyde karşılanması sağlanmış olacaktır. Bu vesileyle, Darıca Hastanemizin Obezite Cerrahisi Uygulama Merkezi Tescil Belgesi almasında katkısı olan tüm ekibimizi yürekten tebrik ediyorum.”
Büyük Anadolu Sağlık Grubu, Darıca ve Samsun’da yer alan Hastaneleri ile, hasta odaklı sağlık hizmeti anlayışıyla, dahili ve cerrahi branşlarda 29 yıldır hastalarına hizmet vermeye devam ediyor.
Ramazan ayının gelmesiyle ağız ve diş bakımının doğru şekilde yapılması da önemli. Konu hakkında çeşitli önerilerde bulunan İstanbul Beykent Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Endodonti Ana Bilim Dalı Arş. Gör. Ecem Nur Salman, “Uzun süreli açlıkta ve susuzlukta tükürük üretimimiz azalır. Bu da ağız kokusuna ve çürük oluşumuna yol açabilir. Bu nedenle iftar ve sahurdan sonra bol su tüketerek tükürük salgımızı destekleyebiliriz” açıklaması yaptı.
“Tatlı yedikten sonra ağzımızı suyla çalkalayıp dişlerimizi temizlemeliyiz”
“Diş fırçalamayı aksatmamalısınız” diyen Salman, “Diş ipi kullanmak, ağız gargarası yapmak ve dil temizliği yapmak hem bakteri oluşumunu hem de ağız kokusu oluşumunu önler. Aynı zamanda iftardan sonra fazla şeker tüketmemeye dikkat etmemiz gerekir. Tatlı yedikten sonra mutlaka ağzımızı suyla çalkalayıp dişlerimizi temizlememiz gerekir. Lifli sebzeler ve süt ürünleri, ağız bakımını destekler. Asitli, kafeinli içecekler ise diş minesini aşındırabilir. Bunların kullanımlarını sınırlandırabiliriz” şeklinde konuştu.
“Sigara kullananlar ekstra dikkat etmeli”
Sigara kullanımını her halükarda önermediklerini belirten Salman, “Ramazan ayında sigara kullanıldığında ağız kokusu ve kuruluğu artabilir. Sigara içenlerin buna ekstra dikkat etmesini öneriyorum. Ağız bakımına ekstra özen gösterip dişlerini mutlaka fırçalamalarını, diş ipi ve ağız gargarası kullanmalarını tavsiye ediyorum” dedi.
“Dilde biriken besinler, ağız kokusuna daha fazla sebep olur”
Salman son olarak şunları söyledi:
“Dişlerimizi fırçalarken fazla sert davranmadan, hafif bir şekilde diş etinden dişe doğru süpürme hareketi yapmalıyız. Aynı zamanda dişlerin arkalarını da fırçalamayı unutmuyoruz. Bunun yanı sıra dilde biriken besinler, ağız kokusuna daha fazla sebep olur. Dil temizliği çok önemli. Sağlıklı bir ağız, oruç süresince konforunuzu destekler. Siz de bu öneriler ile Ramazan ayında ağız ve diş sağlığınızı koruyarak geçirebilirsiniz. Herkese hayırlı Ramazanlar diliyorum.”
Uzman Diş Hekimi ve Ağız Diş Çene Cerrahı Prof. Dr. Birkan Taha Özkan, oruç tutan kişilerde oluşan kötü ağız kokusunun ciddi bir hastalık belirtisi olabileceğine dikkat çekerek önemli uyarılarda bulundu.
Prof. Dr. Birkan Taha Özkan, Ramazan’da ağız kokusunun sadece geçici bir problem olmayabileceğini, aynı zamanda ciddi sistemik hastalıkların belirtisi olabileceğini vurguladı. Özkan, “Oruç sırasında tükürük üretimi azalır, ağız kuruluğu artar ve bu durum ağız içindeki anaerob bakterilerin çoğalmasını tetikler. Ancak kötü ağız kokusunun sebebi her zaman bu basit bakteriyel etkenler olmayabilir. Özellikle nefeste aseton, meyvemsi, amonyak, idrarsı, çürük yumurta kokusu, ekşilik, küflü bir koku fark eden bireyler, diyabet, böbrek yetmezliği, mide veya karaciğer hastalığı gibi ciddi durumlar açısından değerlendirilmelidir. Ramazan’da ortaya çıkan kötü ağız kokusu, vücudunuzun size verdiği bir sinyal olabilir” dedi.
“Tükürük üretimi yavaşlar ve ağız kuruluğu oluşur”
Ramazan ayında uzun süreli açlık ve susuzluğun, tükürük akışını ciddi şekilde azalttığını ifade eden Özkan, “Tükürük, ağız içini temizleyen, bakterileri nötralize eden ve diş minesini koruyan doğal bir savunma mekanizmasıdır. Ancak oruç sırasında yeterli sıvı alınmadığında tükürük üretimi yavaşlar ve ağız kuruluğu oluşur. Tükürük, dişleri çürüğe karşı koruyan doğal bir kalkandır. Ramazan’da özellikle sahurdan sonra dişler fırçalanmadığında, gece boyunca bakteriler hızla çoğalır ve asit üretir. Bu da diş minesini zayıflatarak diş çürüğü oluşumunu hızlandırır. Açlık sırasında vücut, enerji sağlamak için yağları yakmaya başlar. Bu süreçte keton cisimcikleri üretilir ve nefes yoluyla dışarı atılır. Ancak diyabetik bireylerde kontrolsüz kan şekeri nedeniyle aşırı keton üretimi gerçekleşebilir. Belirtileri; nefeste aseton kokusu, aşırı susuzluk, sık idrara çıkma, halsizlik ve baş dönmesi” diye konuştu.
Nefeste aseton ve balıksı koku
Bilimsel klinik çalışmalarda, oruç tutan bireylerin yaklaşık yüzde 18’inde nefeste aseton kokusuna rastlanıldığını söyleyen Prof. Dr. Birkan Taha Özkan, “Eğer bir birey nefesinde belirgin bir aseton kokusu fark ediyorsa, kan şekeri seviyelerini düzenli kontrol ettirmeli ve doktoruna danışmalıdır. Böbrekler, kandaki atık maddeleri süzerek vücuttan uzaklaştıran organlardır. Ancak kronik böbrek yetmezliği olan bireylerde, üre ve diğer toksinler kanda birikerek nefeste ’idrar kokusu’ veya ’balıksı’ bir koku oluşturabilir. Açlık sırasında vücuttan sıvı çıkışının da eklenmesiyle, bu kokunun daha belirgin hale gelmesine yol açabilir. Nefeste amonyak veya idrar kokusu, ellerde ve ayaklarda şişlik, sabahları yüzün şişmesi belirtileri arasındadır. Ramazan ayında sıvı alımı kısıtlandığı için, böbrek yetmezliği olan bireyler su kaybına karşı daha hassastır. Bilimsel klinik çalışmalarda, oruç tutan bireylerin yaklaşık yüzde 12 oranında, üremik nefes bulguları saptanmıştır. Nefeste idrar kokusu fark edenler, böbrek fonksiyonlarını değerlendirmek için nefrolog ile görüşmelidir” şeklinde konuştu.
Küflü veya balıksı koku
Karaciğerin toksinleri parçalayarak vücuttan uzaklaştıran temel organlardan biri olduğunu hatırlatan Özkan, “Ancak karaciğer yetmezliği geliştiğinde, metil merkaptan gibi sülfürlü bileşikler kanda birikerek nefeste küflü veya balıksı bir kokuya sebep olabilir. Nefeste küf veya çürük meyve kokusu, gözlerde ve ciltte sararma (sarılık), kilo kaybı ve halsizlik belirtileri arasındadır. Açlık sırasında karaciğer hastalarının, nefeste belirgin bir küf kokusu fark edilirse, bu karaciğer fonksiyonlarının bozulduğuna işaret edebilir. Bu durumda gastroenteroloji uzmanına başvurulmalıdır” dedi.
Uzun süreli açlık ile mide asidinin ağza gelerek reflü semptomlarını artırabildiğine dikkat çeken Özkan, “Bu durum, nefeste ekşi veya çürük yumurta kokusuna yol açar. Ayrıca, mide enfeksiyonuna neden olan Helicobacter pylori bakterisi de ağız kokusunun şiddetlenmesine katkıda bulunabilir. Bilimsel klinik çalışmalarda, oruç tutan bireylerin reflüye bağlı ekşi/kükürtlü koku, yaklaşık yüzde 9 civarında gözlemlenmiştir. Ağızda ekşi veya sülfürlü (çürük yumurta) koku, mide yanması ve ekşime, gece artan mide rahatsızlıkları belirtileri arasındadır” ifadelerini kullandı.
Sahur ve iftarda yeterli su tüketilmesi gerektiğini anlatan Prof. Dr. Birkan Taha Özkan, “Su tüketimi tükürük üretimini artırarak kötü ağız kokusunu azaltır. Ağız hijyenine dikkat edin. Sahurdan sonra dişlerinizi mutlaka fırçalayın. Ayrıca, dil temizliğini önemseyin. Sahurda aşırı protein tüketiminden kaçının. Fazla protein, ağız kokusuna sebep olan sülfürlü bileşikleri artırabilir. Bitkisel çözümlerden faydalanın. Karanfil, nane ve maydanoz çiğnemek ağız kokusunu hafifletebilir. Kötü ağız kokusu yüzde 80 ağız kaynaklıdır. Diş çürüğü, dişeti hastalığı ve diş enfeksiyonlarına bağlı kötü ağız kokusu varlığında öncelikle diş hekimi veya uzman diş hekimlerine muayene olunmalıdır. Ramazan boyunca nefeste aseton, meyvemsi, amonyak, idrarsı, çürük yumurta kokusu, ekşi, küflü bir koku fark edilirse mutlaka bir dahiliye, endokrinoloji veya nefroloji uzmanına danışılmalıdır. Ağız kokusunun türü ve eşlik eden belirtiler dikkatlice değerlendirilmelidir. Sağlıklı bir Ramazan geçirmek için ağız hijyenine özen gösterilmeli ve şüpheli durumlarda vakit kaybetmeden uzman Hekimlere başvurulmalıdır” şeklinde konuştu.
Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) “Başka Bir Sağlık Sistemi Mümkün” başlıklı 14 Mart Tıp Haftası programı kapsamında düzenlediği “Beyaz Yürüyüş” ikinci gününde Gebze ve İzmit’teydi.
TTB Merkez Konseyi üyelerinden, TTB kol ve çalışma grubu temsilcilerinden, tabip odalarının yönetim kurulu üyelerinden ve hekimlerden oluşan Beyaz Yürüyüş heyeti, sabah saatlerinde İstanbul’dan yola çıktı.
Heyet, Kocaeli’de ilk olarak Gebze Kent Meydanı’nda bir basın açıklaması düzenlendi.
Basın açıklamasında ilk sözü alan Kocaeli Tabip Odası Genel Sekreteri Dr. Kenan Cibaroğulları hekimlerin ve sağlık emekçilerinin artan iş yükü, iş baskısı, beş dakikaya sıkıştırılan muayeneler, maddi zorluklar, sistemin hatalarının sağlık emekçilerine yüklenmesi gibi nedenlerden çok yılgın olduğunu söyledi. Cibaroğulları “Peki siz halkımız, Gebzeliler, siz mutlu musunuz? Modernliği ve büyüklüğü ile övünülen hastanelerde sağlığa erişebiliyor musunuz? Randevu bulabiliyor, ameliyat olabiliyor musunuz? Fiziksel iyilik halinizin dışında ruhsal iyilik haliniz var mı?” sorularını sorarken, açıklamaya katılanlardan “Hayır” yanıtları yükseldi.
Gebze Sendikalar Birliği adına DİSK/Birleşik Metal-İş Sendikası Gebze 2 Nolu Şube Başkanı Necmettin Aydın; Sağlık Bakanı’nın özel hastane, Milli Eğitim Bakanı’nın özel okul sahibi olduğu bir düzenin ancak patronlara yarayabileceğini belirterek emekçilerin ortak mücadelesinden başka çare olmadığının altını çizdi. Hekim Birliği Sendikası adına Dr. Güven Kara da sağlık alanında ortak mücadelenin önemine dikkat çekti.
Mardin Tabip Odası adına Dr. Volkan Binbaş, “Sağlık sistemi hekimleri, sağlık emekçilerini ve halkı yıkıntılar arasında bırakarak çöküyor” diye söze başladı. Yenidoğan skandalı, platin skandalı, stent skandalı gibi örneklerin, buzdağının sadece görünen kısmı olduğunu söyleyen Binbaş, “Umutsuz değiliz. Çünkü bu ülke çok zengin, çok kültürlü, çok dilli. Eşit, parasız, nitelikli, anadilinde sağlık hizmetinin alınabildiği, kardeşliğin ve barışın hüküm sürdüğü bir ülke mümkün” diyerek sözlerini noktaladı.
Basın açıklamasında son sözü TTB Merkez Konseyi II. Başkanı Dr. Pınar Saip aldı. Gebze’de gerek işçi kazalarının ve cinayetlerinin gerekse de hava kirliliğine bağlı hastalıkların ve ölümlerin önlenebilir olduğuna dikkat çeken Saip, işyeri hekimlerinin bağımsız, güvenceli çalışamamalarının da bunun bir sebebi olduğunu kaydetti. Sağlık Bakanlığı’nın hasta sayısı artışıyla övünmesine de tepki gösteren Saip, “Oysa önemli olan halkın hastaneye başvurması değil, hastalanmamasıdır. Bunun için de eşit, parasız, nitelikli, ulaşılabilir, birinci basamak sağlık hizmetlerinin ve koruyucu hekimliğin güçlendirildiği bir sağlık sistemi şart” dedi.
Beyaz Yürüyüş heyeti, öğle saatlerinde ise İzmit’e vardı. Merkez Bankası önünden başlayan yürüyüşün ardından İzmit Kent Meydanı’nda basın açıklaması düzenlendi.
Açıklamada ev sahibi olarak ilk sözü alan Kocaeli Tabip Odası Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Ayşe Engin Arısoy; Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın 22 yılın sonunda geldiği noktayı “sağlıkta çöküş” olarak özetledi. Koruyucu sağlık hizmetlerinin geri plana atılmasından beş dakikada muayene dayatmasına, şiddetten mesleki bağımsızlığı yok eden uygulamalara örnekler veren Ergin Arısoy, “Sonuç; her geçen gün eriyen ve insan gücünü yitiren kamusal sağlık alanı, derdine dermen bulamayan hastalar, yapılamayan tedaviler ve ameliyatlar, bulunamayan ilaçlar, peş peşe yaşanan skandallar… Biz, başka bir sağlık sisteminin mümkün olduğunu dinletene kadar mücadeleye devam edeceğiz” dedi.
TTB Merkez Konseyi Başkanı Dr. Alpay Azap; nitelikten çok niceliğe önem veren, insanların hastanelere daha fazla başvurmak zorunda kaldığı ve daha fazla para harcadığı, sağlığın piyasa kurallarına terk edilerek metalaştırıldığı bir sistemin çökmeye mahkum olduğunu vurguladı. Türkiye’de koruyucu sağlık hizmetlerinin önemsizleştirilmesi nedeniyle hastalıkların arttığını, çocuklarda kızamık ve boğmacaya bağlı ölümlerin yaşandığını, kanser tanıların geç konulduğunu hatırlatan Azap sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bu sistem insanların daha fazla parasını alıyor ama onları daha sağlıklı kılmıyor. Oysa biz, başka bir sağlık sistemi olabileceğini biliyoruz. Çünkü 30 yıldır eleştirmekle kalmıyor; bu yanlışların nasıl düzelebileceğine ilişkin etkinlikler yapıyor, kitaplar çıkarıyor, raporlar hazırlıyor ve tüm bunları halkımızla, meslektaşlarımızla, yöneticilerle paylaşıyoruz. Bizim niyetimiz, irademiz, birikimimiz, kadrolarımız var. Yüksek sesle tekrar söylüyoruz: Başka bir sağlık sistemi mümkün!”
İzmir Tabip Odası adına Dr. Lütfi Çamlı; sağlığın evrensel bir insan hakkı olduğunu, hiçbir zaman alınıp satılır bir metaya dönüştürülmemesi gerektiğini belirtti. Sağlıkta Dönüşüm Programı aracılığıyla tam da böyle bir hataya düşüldüğünü ve insan odaklı olması gereken sağlık sisteminin kâr odaklı hale getirildiğini dile getiren Çamlı, TTB’nin on yıllardır yaptığı uyarıları anımsatarak bugün gelinen noktada başka bir sağlık sisteminin şart olduğunu vurguladı.
Gaziantep-Kilis Tabip Odası Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Kazım Doğan Eroğulları da “Yıllardır attığımız ‘Sağlıkta ticaret ölüm getirir’ sloganından bize ölüm, patronlara kâr düştü. Bize fabrikalarda, işyerlerinde ölüm düştü. Acil servislerde, yoğun bakımlarda ölüm düştü. Esas çete yenidoğanları öldürenler değil, bu sistemi onların rantı için kuranlardır” dedi. Sayısının artmasıyla övünülen her bir hastaya kâr gözüyle bakıldığının altını çizen Eroğulları, hekimlerin ve sağlık emekçilerinin mücadelesinin aynı zamanda halkın sağlık hakkı için olduğuna dikkat çekti.
Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası Kocaeli Şubesi Eş Başkanı Murat Harata, Kocaeli Aile Hekimleri Derneği Başkanı Dr. Funda Atmaca, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği adına Makina Mühendisleri Odası Kocaeli Şube Başkanı Mehmetali Elma da yaptıkları kısa konuşmalarda başka bir sağlık sistemi için yürütülen mücadelelerin önemine atıfla TTB’nin yanında olduklarını dile getirdi.
Basın açıklamasının ardından Mimarlar Odası Taş Bina Salonu’nda bir forum düzenlendi.
Forumda ilk sözü alan Dr. Alpay Azap, “Başka Bir Sağlık Sistemi Mümkün” başlıklı program hakkında bir bilgilendirme yaptı. TTB Merkez Konseyi olarak yenidoğanların ölümüyle sonuçlanan sağlıkta ticarileşme skandalının ardından başka bir sağlık sisteminin tartışılması gerektiğini düşündüklerini ve böyle bir programı önlerine koyduklarını söyleyen Azap, bu önerinin 23 Kasım’da düzenlenen ve 41 tabip odasından 170’i aşkın temsilcinin katıldığı Genel Yönetim Kurulu toplantısında da kabul gördüğünü aktardı. Azap, konuşmasına şöyle devam etti:
“Programımız doğrultusunda ve örgütümüzün 40 yıllık birikimine de dayanarak dokuz ana başlıkta çalışma grupları oluşturduk. Her gruptan mümkün olduğunca öze odaklanan, sade raporlar hazırlamalarını istedik ve çalışmalara başladık. Bu raporlardan çıkan sonuçları önümüzdeki dönemde farklı araçlar kullanarak hekimlerin, sağlık çalışanlarının, sağlık emek-meslek örgütlerinin, demokratik kitle örgütlerinin ve siyasi partilerin gündemlerine almasını ve böylece kamuoyu oluşmasını sağlayacağız. Bu nedenle bu yılki 14 Mart’ı, bir mücadele programının son ayağı olarak değil, kapsamı ve uzun erimi düşünerek bir başlangıç ayağı olarak görüyoruz. Raporlarımızın sonuçlarını ilk olarak 10 Mart günü İstanbul Tabip Odası’nda paylaşacağız. 14 Mart’tan sonra da peyderpey bu çıktıları tartışmalara açacağız. 14 Mart’ta ve sonraki süreçte neler yapacağımızı 1 Mart’ta Ankara’da düzenleyeceğimiz ve sağlık emek-meslek örgütlerinin de katılımıyla geniş bir platforma dönüştüreceğimiz Büyük Hekim Buluşması/Forumu’nda kararlaştıracağız.”
Azap’ın ardından toplantının katılımcıları kısa sözler alarak sağlık alanında yaşanan sorunlar, çözüm önerileri ve “Başka Bir Sağlık Sistemi Mümkün” programı üzerine değerlendirmeler yaptı. Etkinlik, 1 Mart’ta Ankara’da buluşma çağrısının güçlendirilmesi çağrısıyla sona erdi.
Öte yandan Beyaz Yürüyüş heyeti içindeki TTB Aile Hekimliği Kolu üyeleri, Kocaeli’deki aile sağlığı merkezlerine ziyaretler düzenledi. Ziyaretlerde “Eziyet Yönetmeliği” başta olmak üzere yaşanan sorunlar ve çözüm önerileri üzerine fikir alışverişinde bulunuldu.
27 Şubat 2025 günü Balıkesir, Bandırma ve Bursa’da, 28 Şubat 2025 günü Bursa ve Eskişehir’de devam edecek olan Beyaz Yürüyüş, 1 Mart 2025 günü Ankara’daki Büyük Hekim Buluşması / Forumu’nda noktalanacak.
Soğuk havaların yüksek tansiyonu olan bireyler için endişe kaynağı olabileceğini belirten Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Ekmekci, “Ancak gerekli önlemleri alarak ve sağlıklı bir yaşam tarzını sürdürerek soğuk havanın tansiyon üzerindeki etkilerini azaltmak mümkündür. Kendilerini sıcak tutacak önlemler alarak, susuz kalmayarak, aktif kalarak, stresi ve diyeti yöneterek tansiyon hastaları kış aylarında güvende ve sağlıklı kalabilirler” dedi.
VM Medical Park Pendik Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Ekmekci, soğuk havanın tansiyon hastaları üzerindeki etkileri hakkında açıklamalarda bulundu.
Yüksek tansiyonu olan kişiler için soğuk havanın endişe kaynağı olabileceğini kaydeden Prof. Dr. Ekmekci, “Kışın soğuğu, tansiyonun yükselmesine neden olarak kardiyovasküler komplikasyon riskini artırabilir. Vücudumuz soğuk sıcaklıklara maruz kaldığında, kan damarlarımız daralır veya büzülür. Bu daralma periferik (uç) direnci artırarak kalbin kan pompalamasını zorlaştırır. Sonuç olarak, kalp yeterli kan akışını sürdürmek için daha fazla çalışmak zorunda kalır ve bu da tansiyonda artışa neden olur. Ayrıca soğuk stres tepkisi adrenalin ve noradrenalin gibi hormonların salınımını tetikler ve bu durum da tansiyonun artmasına katkıda bulunur. Tüm bunların yanı sıra, soğuk hava vücudumuzun ısı kaybetmesine neden olarak ekstremitelere (kol ve bacaklara) giden kan akışının azalmasına yol açabilir. Kan akışındaki bu azalma, kan damarlarımızın daha da daralmasına ve kan basıncının daha da artmasına neden olabilir. Kırılması zor bir kısır döngüdür” diye konuştu.
“Soğuk havalarda kalp krizi ve felç riski artabilir”
Soğuk havalarda yüksek tansiyonun oluşturabileceği risklere değinen Prof. Dr. Ekmekci, “Yüksek tansiyon, kalp krizi, felç ve böbrek hastalığı dâhil olmak üzere kardiyovasküler hastalıklar için önemli bir risk faktörüdür. Soğuk havada kan basıncı yükseldiğinde, bu komplikasyonların riski artar. Ayrıca bilimsel çalışmalar kış aylarında kalp krizi ve felç sayısının arttığını göstermiştir” şeklinde konuştu.
Prof. Dr. Ekmekci, ayrıca, yüksek tansiyonun aşağıdaki komplikasyonlara da yol açabileceğini belirtti:
“Böbrek hasarı: Yüksek tansiyon böbreklere zarar vererek kronik böbrek hastalığına veya hatta böbrek yetmezliğine yol açabilir.
Görme kaybı: Yüksek tansiyon gözlerdeki kan damarlarına zarar vererek görme kaybına veya hatta körlüğe yol açabilir.
Periferik arter hastalığı: Yüksek tansiyon, bacaklardaki ve kollardaki kan damarlarının daralmasına neden olarak ağrıya, uyuşukluğa ve güçsüzlüğe yol açabilir.”
“Alınabilecek önlemler”
Soğuk havalarda tansiyon hastası olan bireylerin nelere dikkat etmeleri gerektiğinden bahseden Prof. Dr. Ekmekci, “Soğuk havada yüksek tansiyonla ilişkili riskler önemli olsa da, bunları azaltmak için atılabilecek adımlar vardır. Vücut ısısını korumak ve soğuk stresini önleyecek giysiler giyin. Bunlara şapka, atkı, eldiven ve sıcak çoraplar da dâhildir. Özellikle aşırı soğuk havalarda (ayaz havası) uzun süre soğuk havaya maruz kalmaktan kaçının. Herhangi bir değişikliği tespit etmek için tansiyonunuzu düzenli kontrol edin. Bu, evde bir tansiyon cihazı veya bir sağlık hizmeti sağlayıcısının ofisinde yapılabilir. Hipertansiyonu kötüleştirebilecek dehidratasyonu önlemek için bol sıvı için. Günde kabaca 8 bardak su içmeyi hedefleyin. Soğuk stres tepkisini en aza indirmek için evden çıkamadığımız zamanlarda stres azaltıcı aktivitelere katılın” ifadelerini kullandı.
“Soğuk havalarda tansiyon hastaları için beslenme önerileri”
Kış aylarında sağlıklı tansiyonu korumak için dengeli beslenmenin çok önemli olduğunu dile getiren Prof. Dr. Ekmekci, “Potasyum alımı artırılmalıdır. Muz, yapraklı yeşillikler ve tatlı patates gibi potasyum açısından zengin yiyecekler tansiyonu düşürmeye yardımcı olabilir. Doyurucu çorbalar ve güveçler vücut ısısını korumaya ve temel besinleri sağlamaya yardımcı olabilir. Susuz kalmamak ve sıcak kalmak için çay veya ıhlamur gibi sıcak içecekler içilebilir. Hipertansiyonu artırabileceğinden aşırı tuz tüketiminden kaçının” açıklamasında bulundu.
“Egzersiz ve fiziksel aktivitenin önemi”
Soğuk havalarda bile kardiyovasküler sağlığı korumak için düzenli egzersizin şart olduğunu belirten Prof. Dr. Ekmekci, “Hareketli bir yaşam tarzı ile tansiyon düşürülebilir, dolaşım iyileştirilebilir, kardiyovasküler zindelik artırılabilir ve stresi azaltılabilir. Ancak soğuk havalarda egzersiz yaparken önlem almak da çok önemlidir. Herhangi bir yeni egzersiz programına başlamadan önce, güvenli ve etkili olduğundan emin olmak için bir kalp muayenesinden geçin. Vücut ısısını korumak ve soğuk stresini önleyici giysiler giyin. Egzersiz sırasında yeterli sıvı alın. Aşırı soğuk havalarda egzersiz yapmaktan kaçının” dedi.
“Uzman hekime mutlaka danışılmalı”
Kış aylarının yüksek tansiyonu olan kişiler için zorlayıcı olabileceğini fakat alınabilecek önlemlerle olumsuz etkilerden korunulabileceğine dikkat çeken Prof. Dr. Ekmekci, “Ancak gerekli önlemleri alarak ve sağlıklı bir yaşam tarzını sürdürerek soğuk havanın tansiyon üzerindeki etkilerini azaltmak mümkündür. Tansiyon hastaları kendilerini sıcak tutacak önlemler alarak susuz kalmayarak, aktif olarak, stresi ve diyeti yöneterek kış aylarında güvende ve sağlıklı kalabilirler. Unutmayın, herhangi bir yeni egzersiz veya diyet programına başlamadan önce bir değerlendirmeden geçmek ve kardiyovasküler sağlığı izlemek için düzenli kontroller yapmak önemlidir. Doğru yaklaşımla tüm yıl boyunca sağlıklı ve mutlu kalmak mümkündür” dedi.
Uzman Diş Hekimi ve Ağız Diş Çene Cerrahı Prof. Dr. Birkan Taha Özkan, burun solunumunun en sağlıklı ve etkili soluk alma yolu olduğunu, ağız solunumunun ise çok sayıda dişeti, çene, çene eklemi ve genel sağlık problemini beraberinde getirdiğini açıkladı.
Uzman Diş Hekimi ve Ağız Diş Çene Cerrahı Prof. Dr. Birkan Taha Özkan, solunum yollarının doğrudan diş sağlığına etki ettiğini açıkladı. Prof. Dr. Birkan Taha Özkan, burun solunumunun çocuklarda sağlıklı bir yüz ve çene gelişiminin temelini oluşturduğunu ifade etti.
“Vücudumuzda zincirleme reaksiyonlara yol açıyor”
Yeterli oksijenin alınmaması durumunda insan vücudunda zincirleme reaksiyonlara sebep olduğunu ifade eden Prof. Dr. Birkan Taha Özkan, “Üst solunum yollarındaki tıkanıklık nedeniyle ortaya çıkan ağız solunumu, sadece geçici bir rahatsızlık olarak görülmemelidir. Ağızdan nefes almak, bademcik ve geniz etinin büyümesi, dişlerde aşınma ve kırılmalara neden olan bruksizm, çene eklemlerinde Temporomandibular Eklem Bozukluklar (TME), alt çenenin öndeliği miyofasyal ağrı, diş kapanış bozuklukları, ağız kuruluğu, kötü ağız kokusu, periodontal hastalık, diş çürüğü ve gömülü diş gelişimine zemin hazırlar. Baş ağrısı, horlama, uyku güçlüğü, boyun, çene veya kulak ağrısı gibi sorunlara yol açar. Uyku sırasında meydana gelen solunum bozuklukları, obezite, DEHB, astım, anksiyete, Alzheimer, tip 2 diyabet ve kardiyovasküler hastalık gibi kronik durumların gelişiminde temel bir faktör olabilir. Ağız solunumu, yalnızca dişlerimizi ve çene yapımızı bozmanın ötesinde genel sağlığımızı da tehdit ediyor. Uyku sırasında vücudun yeterli oksijen alamaması, kronik inflamasyona ve stres hormonlarının artışına neden olarak, vücudumuzda zincirleme reaksiyonlara yol açıyor” dedi.
“Çocukların yüz gelişimini ve çene yapısını olumsuz yönde etkiliyor”
Ağız solunumunun çocuklarda çene gelişimine doğrudan etki ettiğini dile getiren Prof. Dr. Özkan, “Çocuklarda ağız solunumunun yaklaşık yüzde 10-15 oranında bildirildiği bilinir. Ağız solunumu, çocukların yüz gelişimini ve çene yapısını olumsuz yönde etkileyerek, uzun yüz görünümü, düşük gözler, göz altında koyu halkalar, açık dudaklar, dar burun delikleri, zayıf yanak kasları, yüksek damak ve üst çenenin daralması gibi sorunlara yol açar. Bu durum ‘Uzun Yüz Sendromu’ olarak adlandırılır. Ayrıca, kronik sinüs ve kulak enfeksiyonları, dilin anormal duruşu, konuşma bozuklukları ve yutma anormallikleri de gözlemlenir. Çocukluk döneminde doğru hava yolu gelişimini desteklemek, sadece estetik değil, aynı zamanda fonksiyonel bir zorunluluktur. Erken yaşta müdahale ile çene, çene kemik ve yüz gelişimindeki bozuklukları engelleyebilir, ilerleyen yaşlarda ortodontik ve cerrahi müdahalelerin gerekliliğini azaltabiliriz. Ağız solunumu, ağız yapılarının kurumasına ve tükürük üretiminin azalmasına neden olarak, dişlerin korunmasında kritik bir rol oynayan tükürüğün etkisini ortadan kaldırır. Tükürük, asidi nötralize eder, bakterileri temizler ve dişleri korur. Ağız solunumu yüzünden bu doğal bariyerin yokluğu, Diş çürümesi, diş kaybı, periodontal dişeti hastalıkları, diş yüzeylerinin aşınması diş hassasiyeti gibi sorunlara yol açar. Ağız solunumu, dişlerin ve diş etlerinin sağlığını tehdit ederken, kronik ağız kuruluğuna bağlı olarak ortaya çıkan ph düşüklüğü, diş minesinde erozyona ve erken diş kaybına zemin hazırlıyor” ifadelerini kullandı.
Ağız solunumu ve uyku apnesi ilişkisi
Tedavinin klinik sürecini aktaran Prof. Dr. Özkan, “Bademcikler ve geniz etleri, boğazın her iki yanında bulunan lenf dokularıdır ve enfeksiyonlarla mücadelede önemli rol oynarlar. Ancak ağız solunumu, bu dokularda kronik iltihaplanmalara, bademcik ve geniz eti büyümesine, hava yolunun daralmasına neden olur. Bu durum, uyku sırasında ciddi solunum bozukluklarına, horlamaya ve hatta obstrüktif uyku apnesine yol açar. Uyku apnesi, yalnızca uyku kalitesini düşürmekle kalmaz; aynı zamanda kalp hastalıkları, tip II diyabet, Alzheimer, depresyon ve obezite gibi kronik hastalıkların gelişiminde de önemli bir faktördür. Burun hava yolu bozukluğu ve buna bağlı gelişen yapısal sorunların tedavisinde, erken tanı ve multidisipliner yaklaşım büyük önem taşır. Fiziksel muayene ve anket, yüz, burun, bademcikler, dil, dişler ve damak değerlendirilir. Fotoğraflarla kayıt, hastanın yüz simetrisi ve gelişimi incelenir. Uyku çalışmaları, kardiyopulmoner bağlantı cihazları ve laboratuvar testleri ile uyku apnesi değerlendirilir. Yönlendirme, gerekli durumlarda KBB, Çene cerrahisi, Dişeti Hatalıkları Uzmanı, Diş Hekimi, alerji, ortodonti ve miyofonksiyonel terapi uzmanlarına sevk edilir” şeklinde konuştu.
Her 10 Çocuktan Birinde Nöro-Gelişimsel Bozukluk Görülüyor
Uzmanlara göre her 10 çocuktan birinde nöron-gelişimsel bozukluk yaşadığını ifade ediyor.
Hiperaktivite, dikkat eksikliği, öğrenme ve konuşma bozuklukları, otizm… Çocukların beyin gelişiminde ve sinir sistemi işlevlerinde ortaya çıkan aksaklıklarla ilişkili olan ve nörogelişimsel bozukluk olarak adlandırılan bu tablolar oldukça sık görülüyor. Genetik yatkınlık, epigenetik ve birçok çevresel faktörlerin görülme riskini artırdığı nörogelişimsel bozukluklar genellikle çocukluk çağında başlıyor ve erkek bireylerde daha sık gözlemleniyor. Bu bozukluklar çocukluk çağında belirginleşip, bilişsel, sosyal, duygusal veya motor becerilerde zorluklara yol açabiliyor. Her 10 çocuktan birinde nörogelişimsel bozukluk görülüyorken, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu çocukların % 5-7’inde kendini gösteriyor ve 36 çocuktan 1’inde otizm şeklinde ortaya çıkıyor. Memorial Diyarbakır Hastanesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Bölümü’nden Uz. Dr. İbrahim Zeyrek, nörogelişimsel bozukluklar hakkında en çok merak edilen soruların yanıtlarını paylaştı.
Akranlarla iletişim kurmada zorluklar gözlemlenebiliyor
Ebeveynlerin en çok merak ettiği konuların başında nörogelişimsel bozuklukların belirtileri ve nedenleri gelmektedir. Bir uzmandan profesyonel yardım almadan önce anne ve baba adaylarının gözlem sonucu bir uzmana danışmalı mıyız? Sorusunun cevabını hangi sorularla arayacağı hususu önem taşımaktadır. Belirtiler bozukluğun türüne göre değişiklik gösterse de genel olarak iletişim ve sosyal etkileşimde zorluk, konuşmada gecikme, dikkat dağınıklığı, hiperaktivite ve dürtüsellik, akademik becerilerde zorlanma, motor becerilerde koordinasyon eksikliği, davranışlarda tekrarlayıcılık veya sınırlı ilgi alanları ile gelişimsel kilometre taşlarını geç tamamlama olarak sayılabilmektedir.
Birbirinden farklı nörogelişimsel bozukluklar saptanabilir
En sık görülen nörogelişimsel bozukluklar arasında otizm spektrum bozukluğu (OSB), dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (dehb), öğrenme güçlükleri (disleksi, diskalkuli, disgrafi), zihinsel yetersizlik, dil ve konuşma bozuklukları ile tik bozuklukları yer almktadır. Bu bozuklukların genellikle önemli bir kısmı yaşam boyu devam eder. Ancak semptomların şiddeti zamanla değişebilir. Erken müdahale ve sürekli destekle bireylerin bağımsızlık ve işlevsellik seviyeleri artırılabilir. Pek çok nörogelişimsel bozuklukta genetik faktörlerin önemli bir rolü vardır. Ancak çevresel faktörler, beyin gelişimini etkileyen prenatal (doğum öncesi) ve perinatal (doğum sırasındaki) durumlar da etkili olabilmektedir. Özellikle dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunda genetiğin rolü çok büyüktür. DEHB’de genetik faktörlerin rolü %70-80 civarındadır. Otizmde 800 den fazla gen sorumlu bulunmuştur. Ancak çoğu vaka sporadik olarak sonradan oluşmaktadır. Zihinsel yetersizlikte genetik kökenli vakaların %30-35’inde etken saptanabilmektedir. Saptanabilen genetik nedenler arasında en sık görülenler Down Sendromu ve Frajil X Sendromudur. Özgül öğrenme bozukluğunda da klinik örneklemde yüksek düzeyde genetik nedenler tespit edilmiştir.
Erken tanı bireysel bağımsızlık ve işlevsellik sürdürmeyi mümkün kılıyor
Nörogelişimsel bozukluklarda erken tanı ve müdahale sağlıklı bir gelişim süreci için kritik öneme sahiptir. Çocuğun gelişimini destekleyen bireyselleştirilmiş eğitim ve terapi planları, uzun vadeli sonuçları olumlu yönde etkilemektedir. İlk 5 yaş beyin gelişimi açısından kritik önem arz eder daha fazla olmaktadır. Uygun tedavi ve müdahalelerle bireyin işlevselliği ve yaşam kalitesi önemli ölçüde artırılabilir. Özelikle otizmde erken ve yoğun özel eğitimin önemi çok büyüktür. Özel eğitim, konuşma terapisi, davranış terapisi, ilaç tedavisi (özellikle DEHB, otizmde eş hastalık durumunda ve bazı tik bozuklukları için) ve aile eğitimi destek programları erken müdahale ile çocuğun hayatta tek başına bazı becerileri kazanması ve hayata adapte olması şansını artırmaktadır. (BSHA – Bilim ve Sağlık Haber Ajansı)