Kategoriler
SAĞLIK

Türkiye ile Etiyopya arasında sağlık işbirliği geliştirilecek

Ankara Sağlık Turizmi Federasyonu Başkanı Prof. Dr. Aysun Bay, Türkiye ile Etiyopya arasındaki sağlık turizmini geliştirmek istediklerini söyledi.

Sanayi ve Ticaret Konfederasyonu (SANKON) kuruluşunun üyesi olan ve merkezi Ankara’da bulunan, Ankara Sağlık Turizmi Federasyonu Başkanı Prof. Dr. Aysun Bay ve beraberindeki heyet, Etiyopya Federal Demokratik Cumhuriyeti Ankara Büyükelçisi Adem Mohammed Mahmoud’u makamında ziyaret etti.

Ziyarette konuşan Prof. Dr. Aysun Bay, ASATUF hakkında bilgiler vererek, “Sağlık turizmi alanında Türkiye ile Afrika ülkeleri arasında iş birliği yapmak istiyoruz. Etiyopya Federal Demokratik Cumhuriyeti, Afrika kıtasının ikinci en kalabalık ülkesidir ve Afrika kıtasının en önemli ülkelerinin başında gelmektedir. Etiyopya Federal Demokratik Cumhuriyeti, Türkiye’nin Afrika’ya açılan kapısı olabilir. Sağlık turizmi alanında Etiyopya Federal Demokratik Cumhuriyeti, Afrika’da iş birliği yapabileceğimiz ülkelerin en başında gelmektedir.” dedi.

Türkiye’nin sağlık turizmi alanında son yıllarda marka değerini en üst seviyeye yükselttiğini ifade eden Prof. Dr. Bay, ” Ülkemizde anlaşma yapmış olduğumuz termal otellerle ve hastanelerle Etiyopya Federal Demokratik Cumhuriyeti ile sağlık turizmi alanında iş birliği yapmak istiyoruz. Alternatif tıp alanında özellikle yapmış olduğumuz çalışmalarla ilgili olarak şifalı bitkilerin de tanıtımını yapmak istiyoruz. Alternatif tıp alanında yapmış olduğum çalışmalar sonucunda şahsıma bitkilerin profesörü lakabı verilmiştir. Ayrıca, yaşlı turistlerin bakımı ve rehabilitasyonu amacıyla klinik konukevleri, geriatrik tedavi merkezleri ile ülkemize gelecek yaşlı turistlere hizmet vermeyi düşünüyoruz. Bu amaçla Ankara Sağlık Turizmi Federasyonu, 2024 yılında sağlık turizmine katkı sağlamak amacıyla, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin bilgileri dahilinde, Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı’nın destek ve katkılarıyla ve Etiyopya Federal Demokratik Cumhuriyeti Ankara Büyükelçiliği işbirliği ile sağlık turizmi alanında on-line ve fiziki olarak iş forumu ve konferansları yapmak istiyoruz. Sağlık sektöründeki Türk şirketleriyle birlikte Etiyopya Federal Demokratik Cumhuriyeti’ne kalabalık bir heyetle ziyaret gerçekleştirecek ve ikili anlaşmalar yapacağız. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile Etiyopya Federal Demokratik Cumhuriyeti Devleti arasındaki sağlık alanındaki iş birliğinin daha da güçlenmesi gerekir. Sizleri ve değerli diplomatlarınızı en kısa zamanda ASATUF Genel Merkezi’nde görmekten mutluluk duyacağız.” şeklinde konuştu.

Etiyopya Federal Demokratik Cumhuriyeti Ankara Büyükelçisi Adem Mohammed Mahmoud ise ASATUF heyetini ağırlamaktan dolayı duyduğu memnuniyeti dile getirerek, “Türkiye Cumhuriyeti ile Etiyopya Federal Demokratik Cumhuriyeti arasında pek çok alanda işbirliği mevcuttur. Tarım, gıda, Sanayi, tekstil, enerji, inşaat, ilaç, İthalat, ihracat ve sağlık sektörleri gibi pek çok alanda Türkiye ile iş birliğini geliştirmek ve güçlendirmek isteriz. Bu amaçla Etiyopya Federal Demokratik Cumhuriyeti ile ASATUF arasında sağlık turizmi alanında iş birliği yapmak isteriz. Heyetler arasında ikili görüşmelerin başlaması ilişkilerimizin gelişmesine katkı sağlayacaktır. Alternatif Tıp konusunda da aynı şekilde iş birliğimizi geliştirmek isteriz. Bu amaçla Etiyopya Federal Demokratik Cumhuriyeti Ankara Büyükelçiliği olarak en kısa zamanda sizleri ülkemizde misafir etmek isteriz.” diye konuştu.

Kategoriler
SAĞLIK

Karaciğer metastazlarında nokta atışı tedavi

Kanser tedavisinde en güncel yöntemlerden biri olan kemosaturasyon, son yıllarda tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de merak uyandırıyor. Kemosaturasyon tedavisinin, karaciğer metastazı bulunan kanser hastalarında kemoterapi ilacının direkt olarak karaciğer içine verildiği yeni nesil bir tedavi yöntemi olduğunu söyleyen Uzm. Dr. Metin Çevener, “Bu yöntemle kemoterapi ilacının başka organlara gitmesi önlenerek yan etkilerin önüne geçiliyor” dedi.

Nokta atışı kanser tedavilerinden biri olan kemosaturasyon yöntemi ile sadece karaciğerdeki sıçrama odakları hedefleniyor. Medicana International İstanbul Hastanesi Girişimsel Radyoloji Bölümü’nden Uzm. Dr. Metin Çevener, “Kemosaturasyon, son yıllarda tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de merak edilen kanser tedavileri arasında yer alıyor. Bu tedavi metodunda ana amaç, yüksek doz kemoterapi ilacının karaciğer içerisine hapsedilerek ilacın tümör hücrelerine daha fazla oranda nüfuz etmesini sağlamaktır. Bu yöntemle verilen ilacın karaciğer dışında başka organlara gitmesi önleniyor, böylece vücudun diğer alanlarında kemoterapiye bağlı yan etki oluşmasının önüne geçiliyor” diye konuştu.

Yaygın metastazı olan hastalarda uygulanabiliyor

Kemosaturasyon tedavisinin, karaciğerinde çok sayıda sıçrama bulunan kanser hastalarında sıkça kullanılan bir tedavi yöntemi olduğunu vurgulayan Uzm. Dr. Çevener, “Özellikle karaciğerin her iki lobuna da yayılmış olan yaygın metastazlarda kemosaturasyona başvuruluyor. Bu yöntemin uygulanabilmesi için henüz karaciğer yetmezliğinin başlamamış olması ve hastada sarılık bulunmaması şartı aranır” bilgisini verdi.

Girişimsel Radyoloji Uzmanı Dr. Çevener, tedavinin aşamalarını şöyle anlattı:

“Kemosaturasyon tedavisi, anjiyografi odasında uygulanan bir yöntemdir. Kasıkta atardamardan girilip karaciğere ulaşılarak üç aşamada uygulanır. 1’inci aşama olan izolasyon aşamasında, kullanılan özel damar kapatma balonları sayesinde karaciğerin çıkış damarları işlem boyunca kapalı tutularak verilen kemoterapi ilacının karaciğer dışına kaçması önlenir. Yani bu aşamada karaciğer ile kalp dolaşımı kısmen birbirinden ayrılmış olur. 2’nci aşama ‘infüzyon’ aşamasıdır. Bu aşamada karaciğer atardamarından, sadece karaciğer dokusuna yayılacak şekilde kemoterapi ilacı verilir. İlk aşamada izolasyon yapıldığı için verilen kemoterapi ilacı karaciğerde hapsolur. İnfüzyon aşamasında verilen ilacın tamamen karaciğeri gittiğinden emin olunur. Son aşama olan ‘filtrasyon’da ise, karaciğere verilen tüm kemoterapi ilacı bir filtrasyon pompası sayesinde filtre edilerek vücut dışına atılmış olur. Böylelikle kemoterapi ilacının vücutta kalarak yan etki oluşturması engellenir. Aynı seansta uygulanan bu 3 aşama ortalama 1.5 saat sürer.”

6 haftada bir tekrarlanabilir

Kemosaturasyonun tekrar edilebilir bir yöntem olduğunu belirten Uzm. Dr. Metin Çevener, “6 hafta aralıklarla birkaç seans uygulanabilir. Kemosaturasyon işlemi anestezi altında gerçekleştirilir. İşlem sonrası hasta bir gün süreyle takip edilerek taburcu edilir. Gerekirse ortalama 6 hafta sonra ikinci seans gerçekleştirilebilir. Verilen ilacın karaciğer dışındaki organlara gitmemesi nedeniyle diğer organlarda bir yan etki beklenmez. Kemosaturasyon tedavisi diğer onkolojik tedavilere engel olmaz. Hastanın planlanan muhtemel ameliyat, ışın veya kemoterapi tedavilerine kısa sürede dönmesi sağlanabilir” diye konuştu.

Tedaviye yanıt alınamayan hastalarda umut verici sonuçlar

Kemosaturasyon tedavisinin, özel bir göz kanseri olan üveal melanom kanserlerinin karaciğer metastazlarında kullanılmak üzere geliştirilen bir tedavi yöntemi olduğunun altını çizen Girişimsel Radyoloji Uzmanı Uzm. Dr. Metin Çevener, “2023 yılında FDA onayı alan bu tedavi ayrıca melanom metastazları dışında diğer kanser türlerinde de uygulanmış ve başarılı sonuçlar elde edilmiştir. Triple negatif meme kanseri, nöroendokrin tümörler, karaciğer kanseri (hepatobilier kanserler), kolorektal kanserler gibi kanserlerde ancak ön sırada gelen tedavilere yanıt alınamayan durumlarda uygulanmakta olup hastalarda umut verici sonuçlar alınmaktadır” şeklinde konuştu.

Kategoriler
SAĞLIK

Erken teşhis hayat kurtarır

İnegöl Belediyesi ile İnegöl İlçe Sağlık Müdürlüğü iş birliğiyle düzenlenen farkındalık eğitiminde erken teşhisin kanser hastalığında hayat kurtardığını belediye personeline aktardı.

İnegöl Belediyesi İnsan Kaynakları ve Eğitim Müdürlüğü, çağın amansız hastalığı kanserle ilgili İnegöl Belediyesi personeline yönelik farkındalık eğitimi düzenledi. 6 seanslık eğitime belediye çalışanları katıldı. KETEM uzman hekimleri eğitimde kanserden korunmak hedefiyle neler yapılması gerektiği, kanser çeşitleri, kanserin erken teşhisinin önemi üzerine bir sunum gerçekleştirdi. KETEM’in önemi hakkında konuşan uzmanlar, farkındalık eğitimine katılan personele en yakın KETEM’e rutin aralıklarla kontrole gelmelerinin hayati bir öneme sahip olduğunu dile getirdi.

Kategoriler
SAĞLIK

İşitme kaybı Demans riskini 5 kat arttırıyor

Dünyada yaklaşık 466 milyon kişinin yaşadığı işitme kaybı hastalığı; depresyon, sosyal izolasyon gibi pek çok sorunun yanı sıra rehabilite edilmediğinde Demans riskini arttırıyor. Bahçeşehir Üniversitesi’nde bu yıl öğrenci kabul etmeye başlayan Odyololoji Bölümü Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Serpil Çapar, ileri derece işitme kaybının demans riskini 5 kat arttırdığını gösteren çalışmalar olduğuna dikkat çekerek işitme cihazı kullanılmasının çok önemli olduğunu söyledi.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) raporlarına göre, dünya nüfusunun yüzde 5’inden fazlası, yani yaklaşık 466 milyon kişi işitme kaybı ile mücadele ediyor. Bu hastaların yaklaşık 432 milyonunu yetişkinler oluşturuyor. Dünyada işitme sorunlarının en yoğun karşılaşılan sağlık problemlerinden biri olduğunu belirten Dr. Öğr. Üyesi Serpil Çapar, uluslararası kuruluşların tahminlerine göre 2050 yılında 2 buçuk milyar insanın işitme kaybı sorunu yaşayacağını belirtti.

İşitme kaybından etkilenen en büyük kesimin 65 yaş üstü grup olduğuna dikkat çeken Dr. Serpil Çapar, “İnsan ömrünün uzaması ve yaş ortalamasının artmasıyla işitme kaybından etkilenme oranının da artmasını bekliyoruz. İşitme kaybı tek başına bir sorun olarak kalmayacak, farklı sağlık problemlerine de sebep olacak. Verilere göre, 65 yaş ve üstündeki insanların üçte ikisinde presbiakuzi adını verdiğimiz işitme kaybı yaşanır. İşitme kaybı yaşayan insanlarda, uzun vadede, konuşmayı ayırt etme problemleri, sosyal izolasyon, depresyon ve bilişsel gerileme gibi olumsuzluklar da gelişir” dedi.

İşitme kaybı ve demans

Yaşanan sorunların ilerlemesiyle işitme kaybı ve beraberinde gelişen bilişsel bozukluk olan kişilerde daha sonraki aşamada, kelime bulma problemleri, tekrarlama, konuşma başlatma ve sürdürme sorunları yaşandığına değinen Dr. Serpil Çapar, sürecin demansa evrilebileceğine vurgu yaparak şu ifadeleri kullandı:

“İşitme kaybı ile bilişsel bozukluk arasındaki ilişki birçok çalışmanın konusu olmuş ve hafif veya orta dereceli işitme kayıplarının bile sözel bellekte zayıf performansla ilişkili olduğu gösterilmiştir. Yapılan epidemiyolojik çalışmalar işitme kaybının bilişsel bozulma ile ilişkili olduğunu, yeni başlayan demans ile ilişkilendirilebileceğini gösteriyor.”

İleri derece işitme kaybı demans riskini 5 kat artırıyor

İşitme kaybı yaşayan insanların bazen bu durumu görmezden geldiklerini söyleyen Dr. Öğr. Üyesi Serpil Çapar, tedavinin ihmal edilmemesi gerektiğine vurgu yaparak , “İşitme kaybı tedavilerinin demans riskini önemli ölçüde azalttığını gösteren çalışmalar bulunuyor. İşitme kaybı rehabilitasyonu ile demans riskininin uzun vadede yüzde 19 oranında azaltılabileceğine dair araştırmalar var. Hafif derecede işitme kaybında 2 kat, orta derecede işitme kaybında 3 kat, ileri derecede işitme kaybında ise demans riskinin 5 kat arttığı yapılan çalışmalarda ortaya konulmuştur” dedi.

İşitme cihazı kullanımı önemli

Dr. Öğr. Üyesi Çapar, “İşitme cihazı kullanımıyla kişilerin daha iyi duyabilmeleri durumunda, bilişsel düşüşü yavaşlamaktadır. Yapılan çalışmalarda, uzun süreli işitme cihazı kullanımının, hafıza becerilerindeki azalmanın daha az olduğu gösterilmiştir” şeklinde konuştu.

Kategoriler
SAĞLIK

Aile mirası olan titremeleri beyin pili ile son buldu

Çocuk yaşlarından itibaren yaşadığı el titremelerinin sebebini yıllarca öğrenemeyen 28 yaşındaki Bünyamin Buzkan, tam 19 yıl sonra hastalığının Esansiyel Tremor olduğunu öğrendi. Babası ve dedesinden miras kalan titremeler yüzünden normal hayatına devam edemeyen Buzkan, tedavi için Bayburt’tan İstanbul’a geldi. Takılan beyin pili ile sağlığına kavuşan Buzkan, “Bir bardağı tutabiliyor olmanın mutluluğunu kelimelerle anlatamam” dedi.

13 yaşından beri yaşadığı el titremeleri yüzünden hayatı oldukça olumsuz etkilenen Bünyamin Buzkan; bir süre sonra kalem ve bardak tutamaz, sol elini kullanamaz duruma geldi. Buzkan, hastalığının bir hareket bozukluğu hastalığı olan Esansiyel Tremor olduğunu öğrendi. Beyin pili tedavisi için Bayburt’tan İstanbul’a geldi. Medipol Üniversitesi Parkinson Hastalığı ve Hareket Bozuklukları Merkezi (PARMER), Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Ali Zırh tarafından başarı ile gerçekleştirilen beyin pili operasyonu ile titremeleri sona erdi. Buzkan, şimdilerde yaşayamadığı gençlik yıllarını yeniden yaşamaya başladı.

Bir bardak su dahi içemeyecek durumdaydı

Buzkan, titremeleri sebebi ile gençlik yıllarında oldukça zor günler yaşadı. Ailesinde de var olan bu titreme hastalığının ne olduğunu uzun yıllar bulamadı. Araştırmaları sonucunda hastalığının bir hareket bozukluğu hastalığı olan Esansiyel tremor olduğunu öğrendi. Günlük yaşamının yanı sıra sosyal yaşamı da derinden etkilenen Buzkan, üniversitede etkinliklere katılamıyor, kitap okuyamıyordu. Beyin pili tedavisinden önce bir bardak su dahi içemeyecek durumdayken operasyon sonrası özlem duyduğu günlere geri döndü. Hayatını yeniden inşa etmek için yeni bir sayfa açtı.

“Çocukken flüt çalamazdım, öğretmenim inanmıyordu”

Bünyamin Buzkan hastalık sürecini şu sözlerle anlattı:

“O zamanlar ilkokula gidiyordum. Elimin titremesinden kalem dahi tutamaz durumdaydım. Hiç unutmuyorum bir gün müzik dersinde herkes tek tek flüt çalıyordu. Ben çalamıyordum ve çalamadığımı öğretmenime de söylemiştim. Öğretmenim inanmamıştı bana, yalan söylediğimi veya bahane ürettiğimi düşünmüştü. Israrla çalmam gerektiğini söyleyince, flüt çalmaya çalışmıştım. Bu anıyı hiç unutmuyorum. O günleri hatırlayınca duygulanıyorum. Bugün bu durumda olmak beni çok mutlu ediyor.”

“Bir bardağı tutabiliyor olmanın mutluluğunu kelimelerle anlatamam”

Ameliyat sonrası adeta yeniden doğmuş gibi hissettiğini söyleyen Buzkan, “İnanılmaz derecede fark var. Rahat rahat hareket edebiliyorum. Psikolojik olarak da değiştim tabi. Çok mutluyum, adeta yeniden doğmuş gibi hissediyorum. Sosyal hayatım çok etkilenmişti, şimdi yapamadığım her şeyi yapmak için sabırsızlanıyorum. Bir bardağı tutabiliyor olmanın mutluluğunu kelimelerle anlatamam” dedi.

“Dünyada en sık görülen hareket bozukluğu hastalıklarından biri: Esansiyel tremor”

Esansiyel Tremor’un diğer aile fertlerinde de görülebildiğini ifade eden Doç Dr. Ali Zırh, “Esansiyel Tremoru, vücudun bir bölümünde istemsiz ritmik bir hareket oluşmasına neden olan nörolojik bir hastalık olarak tanımlayabiliriz. Titreme; ellerde, kollarda, başta, bacaklarda veya diğer vücut bölgelerinde olabilir. Bu hastalığın belirtileri arasında; yazı yazmakta ve imza atmakta güçlük çekme, titremeye bağlı yemek yemekte ve bir şeyler içmekte zorlanma problemleri, stresli dönemlerde titremelerin artması ve denge problemlerinin ortaya çıkması gösterilebilir. Altında belirli bir neden yatmadan ve sıklıkla ailevi genetik aktarma ile karşımıza gelen Esansiyel Tremor hastalığı diğer aile fertlerinde de görülebilir. Titreme öyküsü ailesinde olan hastalarımızdan biriydi Bünyamin Buzkan. Bu titremeleri çok genç yaşlarda başlamıştı ve günlük yaşamını olumsuz etkiliyordu. Medikal tedaviden yeterli yanıt alamadığımız noktada gerekli değerlendirmelerimiz sonucu kendisine beyin pili takılması ameliyatı uyguladık. Yaklaşık 2-3 haftalık pil programla sürecinin ardından hastamızı mezun ettik” açıklaması yaptı.

“Esansiyel Tremorda titremeler fiziksel bir aktivite sırasında görülür”

Esansiyel Tremor’un Parkinson titremesinden nasıl ayırt edileceğine dikkat çeken Dr. Zırh şöyle devam etti:

“Parkinson titremesi, istirahat halinde ortaya çıkar. Buna hareketlerde yavaşlık, yürümede zorluk eşlik eder ve çoğunlukla ileri yaşlardaki hastalarda rastlanır. Esansiyel Tremor hastalığının en temel belirtisi ve Parkinson tanısından farkı, titremelerin fiziksel bir aktivite sırasında görülmesidir. Eller, örneğin yemek yerken veya su içerken titrer. Dünyada en sık görülen hareket bozukluğu hastalıklarından biri olan Esansiyel Tremor, Parkinson hastalığından 10 kat daha fazla görülür.”

Kategoriler
SAĞLIK

Uzmanlar uyardı: “Diz sorunları adeta salgın boyutunda”

Uzmanlar, diz sorunları konusunda uyarıyor. 50 yaş üzerindeki kişilerin yaklaşık yüzde 35’inde minsküs hasarı olduğunu ve birçoğunda belirti görülmediğine dikkat çeken Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı, Prof. Dr. Serdar Hakan Başaran, “Genel olarak diz sorunları her yaşta başlayabilir, ancak özellikle kireçlenme gibi dejeneratif durumlar yaş ilerledikçe daha yaygın ve belirgin hale geliyor” dedi.

Oturmayı, kalkmayı, yürümeyi sağlayan diz eklemleri, adeta tüm vücudun yükünü çekiyor. Günümüzde diz sorunları genç yaşlı herkeste ortaya çıkabiliyor. Diz sorunları yaşam tarzı, genetik faktörler ve herhangi bir yaralanmaya bağlı olarak her yaşta başlayabiliyor. İleri yaş, kadın cinsiyet, aşırı kilo, yüksek fiziksel aktivite gerektiren işte çalışma, sporcular ve genetik olarak ailesel yatkınlık durumunda diz sorunları yaşanıyor. Diz kireçlenmesi en sık görülen eklem bozukluklarından biri. 60 yaş ve üzeri erkeklerin yaklaşık yüzde 10-13’ünü, kadınların ise yüzde 13-19’unu etkiliyor. Ön çapraz bağ yaralanmaları özellikle atletlerde yaygın, genel popülasyonda yaklaşık yılda 100 binde 70 kişide karşılaşılıyor ve futbol ve basketbol gibi belirli sporlarda bu oran daha yüksek. Menisküs yırtıkları özellikle yaşlı yetişkinler ve sporcular arasında yaygın. Araştırmalar, 50 yaşın üzerindeki kişilerin yaklaşık yüzde 35’inde menisküs hasarının olduğu ve çoğunlukla da belirtisiz olduğunu gösteriyor.

Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı, Prof. Dr. Serdar Hakan Başaran, diz ağrıları genellikle çocukluk ve ergenlik (10-19 yaş) çağında genellikle ön çapraz bağ, menisküs yaralanmaları ve kıkırdak hasarı gibi spor yaralanmaları şeklinde ortaya çıktığını kaydediyor.

Prof.Dr. Başaran 40-60 yaş arasında, yaşa bağlı aşınma ve yıpranmanın kireçlenmeye yol açabileceğini belirterek, “60 yaş üstündeki yetişkinlerde ise en sık kireçlenme görülüyor, ağrıya, sertliğe ve hareket kabiliyetinin azalmasına neden oluyor. Genel olarak diz sorunları her yaşta başlayabilir, ancak özellikle kireçlenme gibi dejeneratif durumlar yaş ilerledikçe daha yaygın ve belirgin hale geliyor. Sağlıklı bir kiloyu korumak, aktif kalmak ve yaralanmalardan kaçınmak, yaşam boyu diz sorunları riskini azaltmaya yardımcı olabilmektedir” ifadelerini kullandı.

Prof.Dr. Serdar Hakan Başaran, bazı yaygın hatalar diz hastalıklarının gelişmesine katkıda bulunduğunu vurgulayarak, “Fiziksel aktivitelere başlamadan önce uygun şekilde ısınmamak diz yaralanması riskini artırabilir. Benzer şekilde, yeterince esnememek kas gerginliğine ve dengesizliklere yol açarak dizlere ekstra baskı uygulayabilir. Özellikle zıplama veya atlama gibi hareketleri tekrar tekrar yapmak tendinit veya bursit gibi aşırı kullanım yaralanmalarına yol açabilir. Zıplarken yanlış iniş tekniği, yanlış düşme tekniği veya spor sırasındaki yanlış duruş ve hareket teknikleri dizlerde aşırı strese neden olabilir” şeklinde konuştu.

“Yanlış ayakkabı diz sorunlarına yol açabilir”

Diz sorunlarında yanlış ayakkabı kullanımının da önemli bir etken olduğunu söyleyen Başaran, “Uygun desteği sağlamayan veya belirli bir aktiviteye uygun olmayan ayakkabılar giymek tüm bacağın dizilimini ve mekaniğini etkileyerek diz sorunlarına yol açabilir. Dinlenmemek ve altta yatan sorunu araştırmak yerine ağrının üstesinden gelmek, diz sorunlarını şiddetlendirebilir ve daha ciddi durumlara yol açabilir. Vücudun uyum sağlamasına izin vermeden fiziksel aktivitenin yoğunluğunu, süresini veya sıklığını aniden artırmak diz yaralanmalarına neden olabilir” diye konuştu.

Diz ağrısı durumunda mutlaka bir uzmana danışılması gerektiğinin altını çizen Başaran, “Diz ağrısı yaşandığında sağlık uzmanlarına danışmaktan kaçınmak veya bunları geciktirmek, küçük sorunların daha ciddi durumlara dönüşmesine neden olabilir. Bireyler bu yaygın hataların farkında olarak ve bunlardan kaçınmak için bilinçli önlemler alarak dizlerini korumaya ve diz hastalıklarına yakalanma riskini azaltmaya yardımcı olabilirler” açıklamalarında bulundu.

“Diz protezi ameliyatlarından korkulmamalı”

Prof. Dr. Serdar Hakan Başaran, diz protezi ameliyatlarından korkulmaması gerektiğini savunarak, “Bu ameliyatlar şiddetli diz ağrısı ve işlev bozukluğu çekenler için çok önemli faydalar sağlar. Bir ortopedi travmatoloji uzmanına danışmak, riskleri ve faydaları anlamak ve iyileşme sürecine hazırlanmak başarılı sonuç alınmasına yardımcı olabilir. Diz artroplastisi olarak da bilinen diz protezi ameliyatı, hasar görmüş, aşınmış veya hastalıklı diz ekleminin yapay bir eklem (protez) ile değiştirilmesini içeren cerrahi bir işlemdir. Bu ameliyat tipik olarak ciddi diz kireçlenmesi olan hastalarda ağrıyı hafifletmek ve fonksiyonu yeniden sağlamak için yapılır. Kireçlenme durumunda yürüme, merdiven çıkma, oturma veya sandalyeden kalkma gibi günlük aktiviteleri kısıtlayan kalıcı ağrı, şişlik, sertlik ve gece ağrısı gibi durumlarda. Eklem romatizması durumunda ilaçlar ve diğer tedaviler semptomları yeterince kontrol edemediğinde, kırık veya bağ yırtılması gibi ciddi bir diz yaralanmasını takiben uzun dönemde eklem ağrısı ve işlev bozukluğunda, diz eklemindeki kemik ve kıkırdağın önemli ölçüde hasar gördüğü kanlanma bozukluklarında. İlaçlara, fizik tedaviye, kortikosteroid enjeksiyonlarına veya diğer cerrahi olmayan tedavilere yanıt vermeyen kalıcı diz ağrısı ve günlük aktiviteleri yerine getirememe durumlarında. Dizin ileri derecede eğriliklerinin neden olduğu ağrı ve fonksiyonel bozulma gibi durumlarda. Diz ekleminde hareket aralığını sınırlayan ve günlük aktiviteleri gerçekleştirme yeteneğini etkileyen şiddetli sertlik veya hareketsizlik durumlarında. Uykuyu engelleyecek kadar şiddetli diz ağrısı. Ruh sağlığını etkileyen, depresyona veya anksiyeteye neden olan kronik ağrı gibi durumlarda diz protezi ameliyatını önermekteyiz” dedi.

“Diz protezi ameliyatlarında teknolojik gelişmeler yüz güldürüyor”

Prof. Dr. Serdar Hakan Başaran, diz protezi ameliyatındaki yeniliklerin ameliyat sonuçlarını önemli ölçüde iyileştirdiğine dikkat çekerek şunları söyledi:

“Robotik sistemler, cerrahların diz protezi prosedürlerini yüksek hassasiyetle planlamasına ve yürütmesine yardımcı oluyor. Bu sistemler, hastanın dizinin 3 boyutlu modelini oluşturarak kişiselleştirilmiş cerrahi planlamaya ve protezin daha doğru yerleştirilmesine imkan tanıyor. Robotik yardım, minimal invaziv yaklaşımları kolaylaştırıyor, bu da yumuşak doku hasarını, ameliyat sonrası ağrıyı ve iyileşme süresini azaltıyor. Diz protezi ameliyatındaki bu yenilikler, teknoloji, malzeme bilimi ve tıbbi araştırmalardaki gelişmelerin etkisiyle sürekli olarak gelişmektedir. Daha iyi cerrahi sonuçlar, daha kısa iyileşme süreleri ve daha uzun süreli diz protezleri vaat ederek sonuçta bu prosedürleri geçiren hastaların yaşam kalitesini artırabilmektedir”

Kategoriler
SAĞLIK

“Viral hepatitler her yıl dünyada 1,3 milyon insanın ölümüne neden oluyor”

Türk Karaciğer Araştırmaları Derneği (TKAD) Başkanı Prof. Dr. Abdullah Zeki Karasu, Viral Hepatitlerle Mücadelede Farkındalık Günü kapsamında önemli açıklamalarda bulundu. Prof. Dr. Karasu, viral hepatitler konusunda toplumsal farkındalık oluşturmayı, doğru bilgilendirme ile bu hastalıkların önlenmesi, erken tanı ve uygun tedavinin sağlanmasını amaçladıklarını belirtti. Karasu, “Viral hepatitler her yıl dünyada 1,3 milyon insanın ölümüne neden oluyor” dedi.

Türkiye’de karaciğer ve ilgili tüm konuların araştırılmasını teşvik etmek ve desteklemek amacıyla 1992 yılından bu yana faaliyet gösteren ve çatısı altında 1000’den fazla üyesi bulunan Türk Karaciğer Araştırmaları Derneği (TKAD) 28 Temmuz ’Dünya Viral Hepatit Farkındalık Günü’ kapsamında bir basın toplantısı gerçekleştirdi. Yurtiçinde ve yurtdışında bu alanda yetkili birçok kuruluş ile yapılan çalışmalar ile karaciğer ve karaciğer ile alakalı araştırmaların bulgularının tartışılması, geliştirilmesi ve iyileştirilmesi için çalışan dernek, her yıl olduğu gibi bu yıl da “viral hepatit” farkındalığını artırmak amacıyla açıklamalarda bulundu.

Dünya Viral Hepatit Farkındalık Günü kapsamında açıklamalarda bulunan TKAD Başkanı ve Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Dahili Tıp Bilimleri Bölümü İç Hastalıklar Anabilim Dalı Gastroenteroloji Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Abdullah Zeki Karasu, dikkat edilmesi gereken hususlara ve farkındalığın önemine dikkat çekti.

Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ), 28 Temmuz’u Dünya Viral Hepatit Farkındalık Günü olarak ilan ettiğinin altını çizen Karasu, “Türk Karaciğer Araştırmaları Derneği olarak, ülkemiz için önemli bir sağlık sorunu olan viral hepatitler konusunda toplumsal farkındalık oluşturmayı, doğru bilgilendirme ile viral hepatitlerin önlenmesi, erken tanı ve uygun tedavisinin sağlanmasını amaçlıyoruz” dedi.

“Viral hepatitler her yıl dünyada 1,3 milyon insanın ölümüne neden oluyor”

Prof. Dr. Karasu, viral hepatitlerin karaciğeri doğrudan etkileyen ve hasar oluşturan bir virüs olduğunun altını çizerek, “Hepatitlerin insanlara bulaşma yolu, birbirlerinden farklıdır. Bugüne kadar çok sayıda hepatit virüsü tanımlanmıştır. İnsanlarda akut karaciğer yetmezliği, kronik hepatit, siroz veya karaciğer kanserine neden olabilen hepatit virüsleri; Hepatit A, B, C, D ve E olarak adlandırılmaktadır. Viral hepatitler her yıl dünyada 1,3 milyon insanın ölümüne neden olmakta olup, bu sayı HIV/AIDS ve sıtmadan ölen insan sayısından daha fazladır. Karaciğer kanserine bağlı ölümlerin üçte ikisinde altta yatan karaciğer hastalığı, hepatit B veya C’dir” ifadelerini kullandı.

Prof. Dr. Karasu, sözlerine şöyle devam etti: “Hepatit A ve E, genellikle kirli yiyecek veya sulardan bulaşırken, kişiden kişiye yayılım da söz konusudur. Hepatit B, C ve D virüsleri, enfekte kişinin kan ve vücut sıvıları ile temas sonucu bulaşmaktadır. Bu virüsler, hem anneden bebeğe (vertikal bulaş) hem de kişiden kişiye (horizontal bulaş) yayılmaktadır. Günümüzde Türkiye’de bu virüslerin bulaşmasında kontrolsüz cinsel ilişki, uyuşturucu kullanımı, steril olmayan şartlarda yapılan manikür/pedikür, diş çekimi, tatoo-piercing gibi işlemler önemli risk faktörleridir.”

Hepatit A, B ve D için en iyi korunma yönteminin aşı olduğunu söyleyen Prof. Dr. Karasu, “Hepatit C ve E için henüz aşı yoktur. Ancak hastalığa yakalandığınızda erken tanı ile tümü için tedavi edici ilaçlar mevcuttur ve tedavide kullanılan tüm ilaçlar devlet tarafından karşılanmaktadır” dedi.

Prof. Dr. Karasu, “Türkiye’de Hepatit B virüsüne (HBV) karşı yenidoğanların aşılaması 1998 yılında başlamıştır. Bu nedenle genç nüfusumuz önemli ölçüde hepatit B’den korunmuş olmakla birlikte, erişkin yaş grubunda HBV ile karşılaşmış olma oranı yüzde 30’dur. Hepatit B virüsü ile karşılaşan kişilerin bir kısmı bağışıklık kazanırken, bir kısmında kronik hastalık hali ortaya çıkmaktadır. Ülkemizde 25 milyon kişi HBV ile karşılaşmış ve 3 milyon kişi HBV ile enfekte olmuştur” ifadelerini kullandı.

“Ülkemizdeki yeni doğan aşılama oranlarının yüzde 98’e ulaştığı göz önüne alındığında tablo sevindiricidir”

Dünya çapında yeni doğan bebeklerin sadece yüzde 43’ü hepatit B doğum dozu aşısını aldığına dikkat çeken Prof. Dr. Karasu, “Ülkemizdeki yeni doğan aşılama oranlarının yüzde 98’e ulaştığı göz önüne alındığında tablo sevindiricidir. Ancak ülkemiz son yıllarda ağır bir göç yüküyle karşılaşmıştır. Göçmenlerin önemli bir kısmı ulusal viral hepatit tarama ve aşılama programlarının dışında kalmıştır. Bu durum, yakın gelecekte ülkemizde viral hepatit sıklığının artması ihtimalini gündeme getirmektedir. Bu nedenle göçmenleri de içerecek şekilde toplumun viral hepatitler için taranması, aşılarla aktif bağışıklık oranının artırılması ve enfekte kişilerin tedavi edilmesi ile pek çok insanımızın hastalanması önlenebilir ve hayatları kurtarılabilir” diye konuştu.

Etkili aşılar ve tedavi edici ilaçların var olması nedeniyle DSÖ, 2030 yılına kadar viral hepatitleri kontrol altına almayı ve nihayetinde ortadan kaldırmayı (eliminasyon) hedeflediğini belirten Prof. Dr. Karasu, Türkiye’nin, ’Ulusal Viral Hepatit Eliminasyon Programı’nı uygulamaya koyan öncü ülkelerden biri olduğunu kaydetti.

Prof. Dr. Karasu, sözlerini şöyle tamamladı: “Birçok hastasını viral hepatitten kaybeden hekimler olarak, Türk Karaciğer Araştırmaları Derneği (TKAD) öncülüğünde, Sağlık Bakanlığımızın da desteği ile viral hepatit hastalarımızın hepsine ulaşıp tanı koyarak iyileştirmek ve yeni vakaları önlemek en büyük başarımız olacaktır. Karaciğer hastalığından veya karaciğer kanserinden daha fazla ölüm görmek istemiyoruz. Doğru tanı ve tedavi, hastalarımızın hayatlarını değiştiriyor, normal hayatlarına devam edebilmelerini sağlıyor ve hastalığı geride bırakmalarına yardımcı oluyor. Sirozu ve karaciğer kanserini yenmek istiyoruz.”

Kategoriler
SAĞLIK

E-sigara içenlerin akciğerinde Kovid’e benzer lezyonlar tespit edildi

Elektronik sigara kullanımı, sağlık uzmanları ve toplum sağlığı savunucuları arasında ciddi endişelere yol açmaktadır. Göğüs Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Orhan Yücel’in açıklamaları, e-sigaranın potansiyel sağlık risklerini ve özellikle gençler üzerindeki olumsuz etkilerini gözler önüne sermektedir. Doç. Dr. Yücel, elektronik sigaranın akciğerlerde Kovid-19 benzeri lezyonlar oluşturabileceğini ve bu lezyonların kısa sürede bile ciddi sağlık sorunlarına yol açabileceğini vurgulamaktadır.

BHT CLINIC İstanbul Tema Hastanesi’nde Göğüs Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Orhan Yücel, e-sigaranın gençler arasında hızla yayılmasının, bu yaş grubunun sağlığı üzerinde büyük bir tehdit oluşturduğunu belirtmektedir. Elektronik sigaralar, genellikle sigarayı bırakmak isteyenler için bir alternatif olarak pazarlansa da gerçekte bu ürünler kullanıcıları daha fazla bağımlı hale getirmektedir. İçerdiği çeşitli kimyasallar ve yüksek nikotin oranları, gençleri ve yetişkinleri ciddi sağlık sorunlarıyla karşı karşıya bırakmaktadır. Yücel, e-sigaraların, içeriklerinin dünya genelinde kontrol edilememesi nedeniyle normal sigaralardan bile daha tehlikeli olabileceğini ifade etmektedir.

“Sadece nikotin değil, bağımlılık yapıcı birçok zararlı madde var”

Elektronik sigaraların içerdiği maddeler, genellikle kullanıcılar tarafından tam olarak bilinmemekte ve bu durum, sağlık üzerindeki olumsuz etkileri artırmaktadır. Yücel, “E-sigara kullanımının sadece nikotin değil, aynı zamanda bağımlılık yapıcı birçok zararlı madde içerdiğini belirtmektedir. Özellikle gençler arasında yaygınlaşan bu ürünler, akciğerlerin immün sistemini zayıflatarak ciddi sağlık sorunlarına yol açabilmektedir. E-sigaraların içeriğindeki tatlandırıcılar ve aromalar, kullanıcıların bu ürünlere olan bağımlılığını artırmakta ve bu da sağlık risklerini daha da genişletmektedir” uyarısında bulundu.

“Pasif içiciliği gizli bir tehlike haline getirmektedir”

Elektronik sigara dumanında yer alan zehirli maddeler ve nikotinin pasif içiciler için de ciddi bir risk oluşturduğuna işaret eden Doç. Dr. Yücel, “Elektronik sigaranın kokusuz olması, maruziyetin fark edilmemesine neden olurken bu durum pasif içicilerde de bağımlılığa ve toksik madde alımına yol açmaktadır. Normal sigaraların aksine, e-sigaralarda koku bulunmaması, pasif içiciliği gizli bir tehlike haline getirmektedir. Bu da, bu kişilerin daha fazla toksine maruz kalmasına ve hatta kanser riskinin artmasına neden olabilir” dedi.

“Erken yaşta ölümlerle ilişkilendirilebilir”

Doç. Dr. Yücel, e-sigara kullanımının kısa vadede bile ciddi sağlık sorunlarına yol açabileceğini belirtmektedir. Amerika’da yapılan araştırmalara dayanarak e-sigara kullanan kişilerin akciğerlerinde Kovid-19’a benzeyen lezyonlar tespit edildiğini ve bu durumun üç ay gibi kısa bir sürede bile görülebildiğini ifade etmektedir. “Bu bulgular e-sigaranın gençler arasında hızla yayılan bir sağlık tehdidi olduğunu göstermektedir” diyen Doç. Dr. Yücel, bu ürünlerin erken yaşta ölümlerle ilişkilendirilebileceğini ve e-sigara kullanımının potansiyel olarak ölümcül sağlık sorunlarına yol açabileceğini vurgulamaktadır.

Elektronik sigara kullanımının toplum sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri, geniş bir yelpazeye yayılmaktadır. Doç. Dr. Yücel, bu ürünlerin sadece kullanıcılara değil, aynı zamanda toplum genelinde de ciddi sağlık sorunlarına yol açabileceğini belirterek “E-sigara kullanımının yaygınlaşmasının özellikle gençler arasında bir alışkanlık haline gelmesi, toplum sağlığı açısından büyük bir endişe kaynağıdır. Sağlık uzmanları, bu konuda toplumun bilinçlendirilmesi ve gençlerin bu tehlikeli alışkanlıktan korunması için çağrıda bulunmaktadır” şeklinde konuştu.

E-sigara, sigarayı bırakmak için bir çözüm değil”

E-sigara kullanımının sağlık üzerindeki ciddi etkileri, hem gençler hem de yetişkinler için büyük bir tehlike oluşturmaktadır. Doç. Dr. Orhan Yücel, bu ürünlerin sigarayı bırakmak için bir çözüm olmadığı gibi aksine sağlık sorunlarını daha da artırabileceğine işaret ederek şunları söyledi:

“E-sigara kullanımının yaygınlaşmasının, toplum sağlığı üzerindeki potansiyel riskleri göz ardı edilemez. Bu nedenle, bireylerin bu konuda bilinçli olması ve sağlıklı yaşam tercihleri yapması büyük önem taşımaktadır. Elektronik sigaraların içerdiği tehlikeler ve sağlık riskleri konusunda farkındalığın artırılması, toplum sağlığı için atılacak önemli bir adımdır.”

Kategoriler
SAĞLIK

Solunum ve cilt hastalığı olanlar dikkat: El kurutma cihazından uzak durun

Alışveriş merkezleri, restoranlar, petrol istasyonları ve kalabalık birtakım merkezlerin lavabolarında yer alan el kurutma cihazları sağlık açısından zararlı olabilir. Bu cihazların solunum sistemi hastalıkları ve birtakım cilt hastalıklarına neden olabileceğinin altını çizen Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Vedat Turhan, “Özellikle bu tür rahatsızlığı olanlar ekstra dikkatli olmalı ve uzak durmalıdır” uyarısında bulundu.

Bazı kalabalık merkezlerde sıkça görülen ve kullanımı yaygın jet tipi el kurutma cihazları sağlığa zararlı olabilir. Konuyla ilgili çeşitli açıklamalarda bulunan Beylikdüzü Medicana Hastanesi’nde Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Vedat Turhan, “Bu makinaların iki temel özelliği var. Birincisi ısı üretmeleri ve büyük bir basınçla sıcak havayı kullanıcıların ellerine ve çevreye doğru yaymasıdır. Bu işlem de iki temel risk oluşturur. Bu yüksek ısı, termo rezistans dediğimiz yüksek sıcaklığa dirençli bakterilerin çoğalması için adeta bir rezervuar görevi oluşturabilir” dedi.

“Havlu tipi kurutma sistemi gibi alternatif sistemler kullanılabilir”

Bakterilerden korunalım, hijyen oluşturalım derken bu cihazların esasında halk sağlığı açısından ciddi risk oluşturabileceğine değinen Prof. Dr. Turhan, “Öte yandan yüksek basınçla jet tipi bir fizik etkiyle bakterilerin etrafa yayılması için de ayrı bir risk oluşturabilir. Böylece el kurutma makinalarınin en düşük güce sahip modelleri bile toplum sağlığı açısından büyük risk oluşturmaktadır. Cihaz açıldığı zaman özellikle içindeki zararlı parçacıkları direkt olarak elinize aktarmaktadır. Bu cihazlara attıkları parçacıklar için HEPA filtresi koymak da tam olarak yeterli olmuyor. HEPA filtresi parçacıkların yüzde 75‘ini engelliyor ancak geriye yine tehlikeli yüzde 25 kalıyor. Gördüğümüz kadarıyla özellikle büyük alışveriş merkezi gibi yerlerde bu cihazların temizliği de çoğu kez iyi yapılamıyor”. Dolayısıyla bu tür cihazların toplu alanlarda kullanılması sağlık açısından zararlı görünüyor. Bunun yerine havlu tipi kurutma sistemi gibi alternatif sistemler kullanılabilir” şeklinde konuştu.

“ İmmünsupresif ilaç kullananlar da dikkatli olmalı”

Prof. Dr. Turhan sözlerine son olarak şunları ekledi:

“Toplu mekânlara herkes gidiyor. Çocuğu, yaşlısı, genci İmmünsupresif ilaç kullanan bireyler de buna dahil. Hasta bireyler olabilir. Bu cihazlar, solunum sistemi enfeksiyonları başta olmak üzere birtakım cilt hastalıklarına benzeri rahatsızlıklara da sebebiyet verebilir. Solunum problemi ya da cilt hastalığı olan ve İmmünsupresif ilaç kullananlar da bu cihazlardan ekstra uzak durmalı ve dikkat etmelidir.”

Kategoriler
SAĞLIK

Dünya Hepatit Günü’nde farkındalık çağrısı: “Harekete geçme zamanı”

28 Temmuz Dünya Hepatit Günü, viral hepatitlerle ilgili farkındalığın artırılmasını ve gerekli tedbirlerin alınmasını amaçlıyor. Bu yılın temasının “Harekete Geçme Zamanı” olarak belirlendiğini aktaran Doç. Dr. Oğuzhan Öztürk, “Dünya çapında tahminen 354 milyon kişi hepatit B veya C ile yaşıyor. Bu hastaların çoğu test ve tedaviye ulaşamıyor” dedi.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından yapılan araştırmalara göre, aşılama, tanı testleri, ilaçlar ve eğitim kampanyaları yoluyla 2030 yılına kadar düşük ve orta gelirli ülkelerde yaklaşık 4,5 milyon erken ölümün önlenebileceği tespit edildi. Konuyla ilgili açıklamalarda bulunan Biruni Üniversitesi Gastroenteroloji Uzmanı Doç. Dr. Oğuzhan Öztürk, dünya genelinde viral hepatitlerin ciddi bir sağlık sorunu olmaya devam ettiğini belirtti. Yapılması gereken çok şey olduğunun altını çizen Doç. Dr. Öztürk, hepatitlerle ilgili bilinmesi gerekenler ve acil harekete geçilmesi gereken noktalar hakkında açıklamalarda bulundu.

“Dünya çapında tahminen 354 milyon kişi hepatit B veya C ile yaşıyor”

Hepatit enfeksiyonları hakkında bilgi veren Doç. Dr. Öztürk, “Hepatit, çeşitli bulaşıcı virüslerin ve bulaşıcı olmayan ajanların neden olduğu, bazen ölümcül olabilen çeşitli sağlık sorunlarına yol açan karaciğerin iltihaplanması durumudur. Hepatit virüsünün A, B, C, D ve E tipleri olarak adlandırılan beş ana türü vardır. Hepsi karaciğer hastalığına neden olsa da, bulaşma yolları, hastalığın şiddeti, coğrafi dağılım ve korunma gibi önemli açılardan farklılık gösterirler. Özellikle B ve C tipleri yüz milyonlarca insanda kronik hastalığa neden olmakta ve ikisi birlikte karaciğer sirozu, karaciğer kanseri ve viral hepatite bağlı ölümlerin en yaygın nedenini oluşturmaktadır. Dünya çapında tahminen 354 milyon kişi hepatit B veya C ile yaşıyor ve bu hastaların çoğu için test ve tedaviye ulaşamıyor” diye konuştu.

“Türkiye’de yüzde 5 olduğu tahmin ediliyor”

Hepatitlerin beş ana türü bulunduğunu belirten Doç. Dr. Öztürk, “Hepatit A ve E, genellikle kontamine olmuş su ve yiyeceklerle bulaşır ve genellikle kronikleşmez. Türkiye’de, çocukluk döneminde uygulanan hepatit A aşısı, bu hastalığın yayılmasını önemli ölçüde azaltmıştır. Hepatit E ise özellikle gebelerde şiddetli seyir gösterebilir. Diğer hepatitlere göre çok daha nadir olarak karşılaşılır. Hepatit B ve C, kan, kan ürünleri ve cinsel yolla bulaşır. Hepatit B’nin dünya genelindeki taşıyıcı sayısı 350-400 milyon olduğu ve Türkiye’de ise bu rakamın yüzde 5 olduğu tahmin ediliyor. Ülkemizde, evlilik öncesi ve gebelikte tarama testleri yapılmakta ve hepatit B aşısı yeni doğanlara uygulanmaktadır” dedi.

“Birçok hasta siroz aşamasında tanı alabiliyor”

Hepatit C enfeksiyonunun ülkemizde daha nadir olmakla birlikte ikinci sıklıkta karşılaşılan kronik hepatit nedeni olduğunu söyleyen Doç. Dr. Öztürk, “Hepatit C’nin prevalansı ülkemizde yüzde 0.5-1’dir. Akut enfeksiyon sonrası yüzde 55-85 oranında kronikleşir ve genellikle belirti vermediği için bazı hastalara siroz aşamasında tanı konulabilir. Özellikle damar içi uyuşturucu kullanan bireylerde risk daha fazladır. Bununla birlikte yaygınlaşan ve sağlıksız şartlarda yapılan dövme ve piercing uygulamaları da hastalığın artışında rol almaktadır. Bu yüzden risk gruplarında özellikle tetkik edilmelidir. Hepatit C tedavisi önceden uzun süreli ve kemoterapi yapılmış gibi hastayı sarsan ağır iğne tedavileri şeklindeydi. Günümüzde ağızdan alınan ilaçlarla kolaylıkla yapılabilen ancak tedavi maliyetleri yüksek bir tedavidir. Ülkemizde Hepatit C tedavisi kolaylıkla ve ücretsiz olarak yapılabilmektedir. Bütün bunlara rağmen Hepatit C virüsüne karşı aşı geliştirilememiştir. Bu yüzden hepatit C tespit edilen bireylerin hastalığı sağlıklı bireylere bulaştırmasını önlemek için hızlı ve etkin tedavi edilmeleri gerekmektedir” şeklinde konuştu.

“Başarı oranı en fazla yüzde 30’lara kadar çıkmaktadır”

Hepatit D virüsünün hastalık oluşturabilmek için Hepatit B virüsüne ihtiyaç duyduğunu belirten Doç. Dr. Öztürk, “Hepatit D, ülkemizde Güneydoğu Anadolu Bölgesinde daha fazla oranda görülmektedir. Aşısı yoktur. Günümüzde mevcut inteferon tedavileriyle başarı oranı en fazla yüzde 30’lara kadar çıkmaktadır. Tedavisi güç olan bu hastalığı önlemek için asıl olan hepatit B enfeksiyonlarını önlemek olacaktır. Hepatit B’yi elimine ettiğimizde de hepatit D enfeksiyonlarını bitirmiş olacağız” dedi.

“Ulusal aşılama programları etkin bir şekilde uygulanmalı”

Hepatitlerle mücadelede toplumun her kesiminin üzerine düşeni yapması gerektiğini belirten Doç. Dr. Öztürk, “Farkındalığın artırılması, ulusal aşılama programlarının etkin bir şekilde uygulanması, hijyen ve sterilite kurallarına dikkat edilmesi, riskli gruplarda tarama ve tedavi programlarının yürütülmesi hayati önem taşıyor. Tespit edilen enfekte bireyler hızlı ve etkin tedavi edilmelidir” diyerek sözlerini sonlandırdı.

Telefon
WhatsApp
Exit mobile version