Kategoriler
GÜNCEL HABERLER

Doğanın şifası Ormanya’da: “Bu merkez yaban hayvanlarına umut oluyor”

Kocaeli’de Avrupa’nın en büyük doğal yaşam parklarından biri olarak belirtilen Ormanya’da, yaralı ve bakıma muhtaç yaban hayvanları tedavi edilip rehabilite edilirken, doğaya dönemeyen türler için oluşturulan özel yaşam alanlarında ömür boyu güvenli yaşam sağlanıyor. Ekipler son olarak yaralanan bir baykuşu tedavi etti.

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı hizmet veren Ormanya, yalnızca doğaseverlerin uğrak noktası değil aynı zamanda yaban hayatı koruma konusunda da Türkiye’nin en önemli merkezlerinden biri konumunda. Doğu Marmara’nın en donanımlı “Yaban Hayatı Kurtarma ve Rehabilitasyon Merkezi” olarak hizmet veren merkezde birçok yaban hayvan türünün tedavi ve rehabilitasyonu gerçekleştiriliyor.

Ormanya’da ömür boyu misafir ediliyor

Doğaya dönmeleri mümkün olmayan yaban hayvanları için Ormanya’da özel yaşam alanları oluşturulmuş durumda. Pelikanlar için “Pelikan Adası”, leylekler için “Düşkün Leylekler Evi”, akbaba, kartal, şahin ve puhu kuşları için ise “Engelli Kuşlar Barınağı” hayata geçirildi. Sağlık taramaları yapılan yaban hayvanları doğal ortamlarına en yakın şekilde tasarlanmış özel alanlarda ömür boyu misafir ediliyor.

Yaban hayvanlarının sağlık üssü

Ormanya Yaban Hayatı Kurtarma Merkezi, Marmara Bölgesi’nin neredeyse tamamına hizmet veriyor. Kocaeli başta olmak üzere İstanbul, Sakarya, Yalova gibi illerden gelen yaralı veya güçten düşmüş hayvanlar burada tedavi ediliyor. Merkez, steril ortamlarda gerçekleştirilen radyolojik görüntüleme, yara ve enfeksiyon tedavileri ile yaban hayvanlarına umut olmaya devam ediyor.

Doğaya dönüş hazırlığı

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin özenle yürüttüğü çalışmalarda Yaban Kurtarma ve Rehabilitasyon Merkezi tedavi sürecini yalnızca iyileştirme ile sınırlı tutmuyor. Kuşların yeniden doğaya dönebilmesi için uçuş egzersizleri yaptırılıyor ve hayvanların doğal yaşam şartlarına hazır olup olmadıkları titizlikle gözlemleniyor. Uygun görülen türler tekrar doğaya salınıyor, böylece ekosistemin döngüsü korunuyor.

Bilimsel çalışmalara açık bir alan

Ormanya hem doğaya kazandırdığı canlılarla sağlık alanında hem de bu merkezde sağladığı imkanlarla eğitim anlamında birçok kapı açıyor. Merkez, üniversiteler ve akademisyenlerle ortak projelere de destek veriyor. Böylece hem yaban hayatı bilimi hem de rehabilitasyon süreçleri üzerine Türkiye’deki bilgi birikimine katkı sağlanıyor.

Kategoriler
GÜNCEL HABERLER

Hasta ve yakınlarına ücretsiz konaklama desteği

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, şehir dışından tedavi için şehre gelen hasta ve yakınlarına ücretsiz konaklama hizmeti sunuyor. İzmit’teki Barınma ve Konaklama Merkezi’nde verilen bu hizmet sayesinde vatandaşlar, tedavi süreçlerinde sıcak bir yatak, temiz bir oda ve üç öğün yemek imkanına hiçbir ücret ödemeden ulaşabiliyor.

Barınma ve konaklama hizmeti, Sağlık ve Sosyal Hizmetler Dairesi Başkanlığı’na bağlı Sosyal Hizmetler Şube Müdürlüğü tarafından yürütülüyor. Farklı şehirlerden Kocaeli’ye tedavi amacıyla gelen hasta ve hasta yakınlarına sunulan bu destek sayesinde misafirler, konforlu bir ortamda konaklayarak tedavi süreçlerini daha huzurlu bir şekilde tamamlayabiliyor. İzmit’teki Barınma ve Konaklama Merkezi’nde hizmet alan vatandaşlara ücretsiz barınma, yemek, hijyen ve sosyal destek imkanı sağlanıyor.

“Gerekirse seni sırtımızda taşırız”

Van’dan tedavi için Kocaeli’ne geldiğini belirten Serdar Oktar Bozkurt, aldığı hizmetten duyduğu memnuniyeti şu sözlerle dile getirdi:

“Kalp ve böbrek hastasıyım. Büyükşehirin Çağrı Merkezi 153’ü arayıp ne yapacağımı sordum, hemen yönlendirdiler. Buraya gelmeden önce böyle bir hizmet olduğunu bilmiyordum. Bir gece rahatsızlandım, personel o kadar içten ilgilendi ki, ‘Amca bize haber verseydin, gerekirse seni sırtımızda taşırdık’ dediler. En yakınlarımdan bile böyle ilgi görmedim.”

“Yataklar mis gibi, odalar tertemiz”

Yaklaşık 20 gündür merkezde konaklayan Bozkurt, “Günde üç öğün sıcak yemeğimiz çıkıyor. Yataklar mis gibi, odalar tertemiz. Hatta odalar o kadar sıcak ki bazen pencereyi açmak zorunda kalıyoruz. Personelin güler yüzü her şeye bedel. Başta Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı Tahir Büyükakın olmak üzere emeği geçen herkese teşekkür ederim. Burada gerçekten evimizde gibiyiz” diye konuştu.

Düzce’den gelen Gülsüm İşitmir ise eşiyle birlikte yaklaşık bir aydır merkezde kaldıklarını belirterek, “Nasıl bir ortama gideceğimizi çok düşündük ama buraya geldiğimizde içimiz rahatladı. Burada çayımızdan yemeğimize kadar her şey düşünülmüş. Görevli arkadaşlar her konuda yardımcı oluyor. Burada diğer arkadaşlarla tanıştık, birbirimize moral veriyoruz” dedi.

Kategoriler
GÜNCEL HABERLER

Uzmanı açıkladı: “Bipolar bozukluk 25 yaş altında daha sık görülüyor”

Psikiyatri Uzmanı Dr. Mehmet Ali Sağlanmak, halk arasında “iki uçlu mizaç bozukluğu” olarak da bilinen bipolar bozukluğun genellikle 15-25 yaş aralığında başladığını belirterek, doğru tedaviyle kişinin üretken ve dengeli bir yaşam sürebileceğini söyledi.

VM Medical Park Gebze Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Mehmet Ali Sağlanmak, bipolar bozukluk hakkında açıklamalarda bulundu. Uzm. Dr. Sağlanmak, bipolar bozukluğu, “kişinin duygu durumunda dalgalanmaların yaşandığı, aralarda normal dönemlerin de görülebildiği kronik bir ruhsal hastalık” olarak tanımladı. Bireyin zaman zaman taşkın ve enerjik (mani/hipomani), zaman zaman da çökkün ve umutsuz (depresyon) dönemler geçirdiğini belirtti.

Bipolar bozukluğun genellikle 15-25 yaş aralığında başladığını vurgulayan Uzm. Dr. Sağlanmak, “Daha ileri yaşlarda da görülebilir. Ancak erken tanı, hastalığın gidişatı ve tedavi başarısı açısından çok önemlidir” dedi.

Toplumda yaşam boyu görülme oranının yüzde 1-2 civarında olduğunu ifade eden Sağlanmak, tanı konmamış kişilerle bu oranın daha yüksek olabileceğinin kabul edilmesi gerektiğini söyledi.

Mani döneminde kişilerin az uyumasına rağmen enerjik olduğunu, hızlı konuştuğunu ve riskli kararlar alabildiğini aktaran Uzm. Dr. Sağlanmak, depresyon dönemlerinde ise isteksizlik, umutsuzluk, enerji kaybı ve intihar düşüncelerinin ön planda olduğunu belirtti.

“Bipolar bozukluk ile depresyon karıştırılmamalı”

Bipolar bozukluğun depresyonla karıştırılmaması gerektiğini dile getiren Mehmet Ali Sağlanmak, depresyonda sadece çökkünlük dönemleri görülürken, bipolar bozuklukta hem depresyon hem de mani/hipomani ataklarının bulunduğunu, bu yüzden tanı ve tedavi yaklaşımlarının farklı olduğunu ifade etti.

Tanının, ayrıntılı psikiyatrik değerlendirme ve DSM-5 ölçütlerine göre konduğunu hatırlatan Sağlanmak, “En az bir mani dönemi tanı için yeterlidir. Çoğunlukla depresif ataklarla birlikte seyreder” ifadelerini kullandı.

“Genetik yatkınlık önemli”

Bipolar bozukluğun tek bir nedeni olmadığını ifade eden Sağlanmak, “Genetik yatkınlık çok güçlüdür. Ailede bipolar bozukluğu olanlarda risk belirgin şekilde artar. Bunun yanında beyin biyolojisi, nörotransmitter dengesizlikleri ve çevresel etkenler de rol oynar. Stres, travmatik yaşam olayları, düzensiz uyku ve madde kullanımı atakları tetikleyebilir” dedi.

“Tedaviyle dengeli bir yaşam mümkün”

Bipolar bozukluğun yaşam boyu süren bir hastalık olduğunu ancak doğru tedaviyle kontrol altına alınabileceğini kaydeden Uzm. Dr. Sağlanmak, şöyle konuştu:

“Düzenli tedavi ile atakların sayısı ve şiddeti azalır, kişi üretken ve dengeli bir yaşam sürebilir. Tedavide en sık kullanılan ilaçlar duygudurum düzenleyicilerdir. Atak dönemlerinde antipsikotik ilaçlar da kullanılabilir. Antidepresanlar ise yalnızca dikkatle ve belli durumlarda tercih edilmelidir”

“Psikoterapi tedaviye katkı sağlar”

Psikoterapinin tedavi sürecinde önemli rol oynadığını da anlatan Mehmet Ali Sağlanmak, “Psikoeğitim, bilişsel davranışçı terapi ve aile terapisi tedaviye uyumu artırır. Kişinin hastalığını tanımasına, stresle baş etmesine ve yaşam düzenini korumasına yardımcı olur” şeklinde konuştu.

“Tedavi yarıda bırakılmamalı”

Sağlanmak, tedaviyi yarıda bırakmanın ciddi riskler taşıdığına da işaret ederek, “Atakların tekrarlama riski çok yükselir, intihar riski artar ve kişinin sosyal, iş ve aile yaşamı ciddi zarar görebilir” diye konuştu.

Bipolar bozukluğu olan kişilerin günlük yaşamda düzenli uyku, sağlıklı beslenme, alkol ve madde kullanımından uzak durma, ilaçlarını aksatmama ve stres yönetimine dikkat etmeleri gerektiğini aktaran Uzm. Dr. Sağlanmak, aile desteğinin tedavi başarısına büyük katkı sağladığını söyledi.

Kategoriler
GÜNCEL HABERLER

Tıp Fakültesinden TÜSEB destekli proje

Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi Cerrahi Tıp Bilimleri, KBB Hastalıkları Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mehmet Güven’in danışmanlığında, Arş. Gör. Hakan Uzun’un yürütücülüğünü yaptığı “Arbutus Unedo Bitkisi Meyvesinin Akustik Travmada Koruyucu Etkisinin Değerlendirilmesi” başlıklı proje, Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı (TÜSEB) tarafından desteklenmeye hak kazandı.

Proje, özellikle endüstriyel ortamlarda çalışan bireyler başta olmak üzere, işitme kaybı riski taşıyan kişilerde sıkça görülen akustik travma tedavisinde yeni bir yaklaşım geliştirmeyi hedefliyor. Mevcut tedavi yöntemlerine alternatif olarak, Arbutus Unedo (koca yemiş) meyvesinin antiinflamatuar ve antioksidan özelliklerinin akustik travmanın önlenmesi ve tedavisinde önemli bir rol oynayabileceği öngörülüyor. Bu çalışma, Arbutus Unedo meyvesinin akustik travma üzerindeki etkilerini literatürde ilk kez ele alacak olması açısından da büyük önem taşıyor.

Projenin araştırma ekibinde, Sakarya Üniversitesinden Ahmet Kara ve Ebru Mihriban Güven, Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesinden Halil Elden, Kocaeli Üniversitesinden Yusufhan Yazır, Selenay Rençber ve Ahmet Öztürk, Sakarya Uygulamalı Bilimler Üniversitesinden Zühal Şahin, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesinden ise Züleyha Dilek Gülmez ve Halide Çetin Kara yer alıyor. Arbutus Unedo meyvesinin akustik travma tedavisinde etkili bir ajan olarak kullanılması, mevcut tedavi yöntemlerinin yetersizlikleri göz önüne alındığında önemli bir gelişme olarak değerlendirilmekte. Özellikle akustik travmanın gençler ve sanayi çalışanları arasında yaygın olması, bu tedavi seçeneğinin önemini daha da artırmakta. Çalışma, işitme kaybının önlenmesi ve tedavisine yönelik daha etkin ve güvenilir yöntemlerin geliştirilmesi açısından da büyük bir adım niteliği taşıyor.

Ayrıca, Arbutus Unedo meyvesinin Türkiye’de doğal olarak yetişiyor olması, bu tedavi yönteminin ekonomik açıdan da katkı sağlamasını mümkün kılacak.

Kategoriler
GÜNCEL HABERLER

Diş tedavisinde yapay zeka çağı

Yapay zeka sayesinde hastalıkların teşhisi ve tedavisinde devrim niteliğinde gelişmeler yaşanıyor. Kocaeli Sağlık ve Teknoloji Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Dr. Öğr. Üyesi Melisa Öçbe, “Gözle göremediğimiz, ayırt edemediğimiz lezyonları, kistleri, hatta kanser hastalıklarının ön tanısını bize sunuyor. Türkiye klinik ve eğitimde yapay zekayı kullanan öncü ülkelerden biri” dedi.

Dr. Melisa Öçbe, yapay zeka destekli tanı sistemlerinin Türkiye’de birçok klinikte aktif olarak kullanılmaya başlandığını söyledi. Öçbe, “Türkiye’deki diş hekimi meslektaşlarımın yaptıkları bilimsel çalışmalara baktığımda gelişmiş ülkelere çok yakın olduğunu ve hatta bazen çok daha iyi olduğunu görüyorum. Bu benim için büyük bir gururdur. Ülkemiz bu alanda klinik rutinine de, eğitime de yapay zeka uygulamalarını dahil eden öncü ülkelerden biri oldu” dedi.

“Gözle görülmeyen kistleri, lezyonları gösteriyor”

Yapay zekanın görüntü analizindeki başarısının oldukça yüksek olduğuna dikkat çeken Öçbe, şöyle devam etti:

“Diş hekimliğinde radyoloji alanında yapay zekayı sıklıkla kullanıyoruz, başarısı oldukça yüksek. Yapay zeka uygulamalarına panoramik röntgenleri ve radyolojik görüntüleri sunduğumuzda hastada mevcut olan diş çürüklerini, kanal tedavilerini, daha öncesinde yapılmış olan dolguları, gömülü dişleri, eksik dişleri, fazla dişleri ve diş eti çekilmesine bağlı gerçekleşen kemik kaybını bize gösteriyor. Yapay zeka aynı zamanda henüz olmamış problemleri bize başlangıç aşamasında, ’Bakın bu gerçekleşebilir’ gibi uyarılarla sunabiliyor. Henüz çürümeye başlamamış ya da gözle görülmeyen bir diş yapısındaki kaybı ’Burada mineral kaybı var, demineralizasyon var’ diye gösterebiliyor. Kemik içerisinde normalde iki boyutlu olan göremeyeceğimiz, kemik yıkımlarını, patolojik yapıları, kistleri, lezyonları yapay zeka analizlerde bize sunabiliyor”

“Kanser ön tanısı bile koyuyor”

Kemik içinde gizlenen lezyonlar ve kistlerin yanı sıra yapay zekanın bazı kanser türlerine yönelik ön tanı potansiyeline de dikkat çeken Kocaeli Sağlık ve Teknoloji Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Dr. Öğr. Üyesi Melisa Öçbe, “Önce bizim gözle görebildiğimiz çürük gibi mevcut dolgular, kanal tedavileri gibi yapıları yapay zeka algoritmasına öğrettik. Algoritmanın şu anda geldiği nokta artık bizim de gözle göremediğimiz, seçemediğimiz, ayırt edemediğimiz gri tonlarını ayırıp bize mevcut lezyonların, mevcut kistlerin, tümörlerin hatta kanser hastalıklarının bir ön tanısını sunması. Yapay zeka üç boyutlu bir görüntü datasından, tomografi gibi manyetik rezonans görüntüleme gibi, lezyonları analiz ederek bir ön tanı sunabiliyor ve bu lezyonların hangi tedaviyle küçülebileceğini bize gösteriyor. Diyor ki: ‘Buna radyoterapi vermene gerek yok. Bu radyoterapiyle iyileşmeyecek bir kanser çeşidi’. Bu da hem devleti ekstra sağlık yükünden kurtarıyor hem hastayı ekstra komplikasyon ve yan etki riskinden kurtarıyor hem de hekimin iş gücünü azaltıyor. Bu hala geliştirilme aşamasında olsa da son 5 yıllık yapay zeka gelişiminde baktığımızda artık kliniklerde rutin olarak kullanabileceğimiz bir algoritma olması çok yakın gelecekte gibi gözüküyor”

“Kişiye özel tedavi planlıyor”

Yapay zekanın kişiye özel tedavi planlamasında oldukça yardımcı olduğuna dikkat çeken Melisa Öçbe, “Örneğin ortodontik tedavi veya implant planlamalarında hastanın mevcut kemik yapısına ve çenelerin birbirleriyle ilişkisine dayanarak hastaya özel bir tedavi planı çıkartmada çok yardımcı oluyor” dedi.

Tedavi planı çıkarmanın da oldukça kolay olduğunu ifade eden Öçbe, “Tedavi planlaması butonuna tıklıyoruz ve bize dolgu yapılması gereken dişleri, çekilmesi gereken dişleri, hatta eksik dişlerin yerlerini, implant yapılması gereken yerleri dahi gösteriyor” diye konuştu.

“Hastalarımız şaşırıyor”

Dr. Melisa Öçbe, yapay zeka ile tedavi sürecine hastanın da dahil edildiğini anlattı. Öçbe, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Hastalarımıza ’Şimdi sizi yapay zeka ile muayene edeceğiz’ diye bir giriş yapıyorum ve hastalar buna çok şaşırıyorlar. ’Yapay zeka sizin dişinizdeki çürüğü gördü. Bir kemik kaybınız var, yapay zeka gösterdi’ gibi bilgilendirmelerle onları sürece dahil ediyorum. Yapay zeka patolojik yapıların rengini, şeklini, vurgusunu değiştirdiği için hasta bu görsellerden durumunu daha iyi anlıyor. Hastalarımızın tepkileri olumlu oluyor”

“İnanılmaz faydalı bir eğitim modeli”

2024 yılından itibaren Diş Hekimliği Fakültesi’nde yapay zeka uygulamasına başladıklarını vurgulayan Dr. Öçbe, “Bunun öğrencilerimiz için inanılmaz faydalı bir eğitim modeli olduğunu düşünüyoruz. Eskiden sınıfta sözlü bir şekilde ders anlatıyor, öğrencileri bilimsel olarak doyuramadığımı hissediyordum. Yapay zekayı derslerime katıyor olmam onların daha fazla ilgisi çekiyor. Yeni nesille daha iyi bağ kurabiliyorum. Teknolojik gelişmelerle mesleğin daha başındayken tanışmış olmaları ufuklarını genişletiyor” ifadelerini kullandı.

Kategoriler
GÜNCEL HABERLER

Zifte bulanan yavru köpek rehabilitasyon merkezinde yaşama tutundu

Çayırova’da zifte bulanmış halde bulunan yavru köpek, rehabilitasyon merkezinde 8 saatlik titiz müdahale sonrası üstündeki maddeden arındırıldı. Sağlığına kavuşan ve “Zift” adı verilen minik dost, tedavisinin ardından kendisini bulan duyarlı vatandaş tarafından sahiplenilecek.

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi ile Çayırova Belediyesi’nin birlikte hayata geçirdiği sokak hayvanları bakımevi ve rehabilitasyon merkezi, can dostlara yuva ve şifa olmayı sürdürüyor. Geçtiğimiz günlerde tamamen zifte bulanmış şekilde bulunan bir yavru köpek, Çayırova Belediyesi Sokak Hayvanları Bakımevi ve Rehabilitasyon Merkezi’ne getirildi. Merkezde hemen tedavi altına alınan yavru köpek, 8 saat süren mücadelenin sonunda üstüne bulaşan ziftlerinden arındırıldı. Daha sonrasında ise 2 hafta boyunca bakım ve tedavileri sonrasında sağlığına kavuştu.

“Ziftlerden arındırdık”

Konu hakkında açıklamalarda bulunan Çayırova Belediyesi Veteriner İşleri Müdürlüğü Veteriner Hekimi Harun Torun, “Sokakta ziftli halde bulunan bir sokak köpeğimiz, duyarlı vatandaşımız sayesinde Çayırova Belediyesi Sokak Hayvanları Rehabilitasyon Merkezi’ne getirildi. Biz de 8 saat süren bir tedavi sürecinin ardından sağlığına kavuşturduk. Kısa bir süre sonra rehabilitasyon tedavilerinin tamamlanmasının akabinde köpeği bize getiren vatandaşımız kendisini sahiplenmek istiyor. Bu sayede de güzel bir yuvası olacak.” dedi.

Yapılan tedavinin ardından kendisine ‘Zift’ adı verilen yavru köpek, Çayırova Belediyesi Sokak Hayvanları Bakımevi ve Rehabilitasyon Merkezi’nin maskotu olmuş durumda. Burada kısırlaştırma işlemi ve rehabilitasyon tedavilerinin ardından yeni yuvasına uğurlanacak “Zift”, sağlıklı ve mutlu bir ömür geçirecek.

Kategoriler
GÜNCEL HABERLER

“Skolyoz tedavisinde gecikme, önemli sağlık sorunlarına yol açabilir”

Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Nuri Erdem, skolyozun (omurga eğriliği) erken teşhis edilip tedavi edilmediği takdirde ciddi sağlık sorunlarına yol açabileceğini belirterek, “Tedavi edilmeyen skolyoz, göğüs kafesinin şeklini bozarak akciğerlerin gelişimini engelleyebilir ve ileri aşamalarda solunum yetmezliği, kalp problemleri, omurilik basısı ve felç gibi ciddi sorunlara yol açabilir” dedi.

VM Medical Park Kocaeli Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Nuri Erdem, omurganın yana doğru eğriliğiyle karakterize olan skolyozun (omurga eğriliği) erken teşhis ve tedavi edilmediği takdirde ciddi sağlık sorunlarına yol açabileceğini belirtti. Skolyozun doğumsal, enfeksiyon, tümör kaynaklı veya nedeni tam bilinmeyen (idiopatik) nedenlerle ortaya çıkabildiğini ifade eden Prof. Dr. Erdem, ailevi yatkınlığın da etkili olabileceğine değindi.

“Omurgada yana doğru eğrilik görülebilir”

Skolyozun en sık belirtisinin omurgada yana doğru eğrilik olduğunu belirten Prof. Dr. Erdem, “Bel ve sırtta asimetri, omuz seviyeleri arasında eşitsizlik, kıyafetlerin vücuda oturmaması, öne eğilmede gövdenin bir tarafındaki kaburgaların daha yüksek kalması gibi belirtiler görülebilir. Skolyoz genellikle ağrıya yol açmaz ve erken dönemlerde şikayet oluşturmayabilir, bu sebeple tanısı çoğu zaman tesadüfen konur” dedi.

“Skolyoz her yaşta görülebilir”

Skolyozun her yaşta görülebileceğini ancak ortaya çıkış yaşına göre farklı karakteristik özellikler gösterebileceğini dile getiren Prof. Dr. Erdem, skolyoz belirtilerinin fark edilmesi durumunda skolyoz cerrahisiyle ilgilenen bir uzmana başvurulması gerektiğini vurguladı.

Skolyoz türleri

En sık görülen skolyoz türünün “nedeni tam bilinmeyen idiopatik skolyoz” olduğunu aktaran Prof. Dr. Erdem, nöromusküler skolyozun kas veya sinir hastalıklarına bağlı olarak geliştiğini, konjenital skolyozun ise anne karnında omurga anomalilerine bağlı olarak ortaya çıktığını belirtti. Skolyozun türüne ve şiddetine göre tedavi yaklaşımlarının değiştiğini kaydeden Prof. Dr. Erdem, tedavi planının kişiye özel olarak belirlenmesi gerektiğini ifade etti.

“Korse tedavisi uygulanabilir”

Hafif eğriliklerde düzenli takip yapılmasının yeterli olabildiğini ifade eden Prof. Dr. Erdem, orta dereceli skolyozda korse tedavisinin eğriliği düzeltmekten çok ilerlemesini önlemeye yönelik olduğunu söyledi. Erdem, eğriliğin derecesine ve çocuğun yaşına göre korse veya gövde alçısı tedavisinin planlandığını belirtti.

“İleri dereceli skolyozda cerrahi tedavi gerekebilir”

Omurga eğriliğinin 40 dereceyi geçtiği durumlarda cerrahi tedavinin gündeme geldiğini belirten Erdem, “Küçük çocuklarda skolyoz daha hızlı ilerleyebilir. Bu yüzden 10 yaş altındaki hastalarda büyüme dostu cerrahiler tercih edilirken, 10 yaş ve üzerinde füzyon ameliyatları uygulanmaktadır” dedi. Erdem, son yıllarda uygun vakalarda füzyon yapılmadan tüm omurganın hareketlerine izin veren “gerdirme” ya da “ipli skolyoz” yöntemi gibi yeni tekniklerin de tercih edildiğini aktardı.

“Tedavi edilmezse ciddi sağlık sorunlarına neden olabilir”

Prof. Dr. Erdem, “Tedavi edilmeyen skolyoz, göğüs kafesinin şeklini bozarak akciğerlerin gelişimini engelleyebilir ve ileri aşamalarda solunum yetmezliği, kalp problemleri, omurilik basısı ve felç gibi ciddi sorunlara yol açabilir. Skolyoz tedavisine yalnızca omurgadaki eğriliğin düzeltilmesi olarak bakılmamalıdır çünkü bu durum tüm vücut sağlığını etkileyen bir sorundur” dedi.

Kategoriler
GÜNCEL HABERLER

“Kemik tümörlerinde erken tanı hayat kurtarıyor”

Erken evrede teşhis edilen kemik tümörlerinde tedavi başarısının yüksek olduğunu belirten Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Özgür Erdoğan, “Osteosarkom ve Ewing sarkomu gibi agresif tümörlerde, erken tanı ile 5 yıllık sağkalım oranı yüzde 70-80’e çıkabilirken, ileri evrelerde bu oran yüzde 20’lere kadar düşebilmektedir. Ayrıca erken tanı ile metastaz riski azalır, daha az agresif tedavi yöntemleri yeterli olabilir ve uzuv kaybı yaşamadan cerrahi yapılma şansı artar” dedi.

VM Medical Park Gebze Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Özgür Erdoğan, kemik tümörü hakkında açıklamalarda bulundu. Kemik tümörünün kısaca tamını yapan Doç. Dr. Erdoğan, “Kemik tümörü, kemik dokusunda anormal hücre çoğalması sonucu oluşan iyi huylu (benign) ya da kötü huylu (malign) kitlelerdir. Vücudun her bölgesinde görülebilmekle birlikte, en sık diz çevresi (femur ve tibia uçları), pelvis, omurga ve kol-bacak kemiklerinde rastlanır” dedi.

“Gece artan kemik ağrıları görülebilir”

Kemik tümörlerinde görülebilecek belirtilerden bahseden Doç. Dr. Erdoğan, “Kemik tümörleri başlangıçta belirti vermeyebilir. Ancak zamanla özellikle gece artan kemik ağrısı, şişlik, hareket kısıtlılığı ve sebebi açıklanamayan kırıklarla kendini gösterebilir. İleri evrelerde kilo kaybı, halsizlik ve bazı tümörlerde ateş, terleme gibi sistemik şikayetler de görülebilir” şeklinde konuştu.

“30-60 yaş aralığında daha yaygın”

Hangi yaş gruplarında daha fazla görüldüğünü kaydeden Erdoğan, “Osteosarkom ve Ewing sarkomu gibi kötü huylu kemik tümörleri genellikle 10-20 yaş arası çocuk ve ergenlerde görülürken, kondrosarkom gibi kıkırdak kökenli tümörler 30-60 yaş arası yetişkinlerde daha yaygındır. 60 yaş sonrası ise kemiklere başka organlardan yayılan metastatik tümörler sık görülür. Li-Fraumeni sendromu ve retinoblastom gen mutasyonları gibi genetik yatkınlıklar da riski artırır” diye konuştu.

Tanı konma süreci

Doç. Dr. Erdoğan, tanı konma sürecine ilişkin, “Tanıda ilk basamak röntgen çekimidir. Tümörün kemikte oluşturduğu erime veya yoğunlaşma alanları bu yöntemle tespit edilebilir. Manyetik rezonans (MR) tümörün boyutunu ve yumuşak dokuya yayılımını gösterirken, bilgisayarlı tomografi (BT) kemik yapılarını daha detaylı inceler. Kemik sintigrafisi ile tüm vücut taranarak yayılım olup olmadığı araştırılır. Kesin tanı ise biyopsi ile konur. Kan testlerinde alkalen fosfataz (ALP) yüksekliği gibi bulgular, osteosarkomda yardımcı olabilir” şeklinde konuştu.

“Erken tanıda tedavi başarısı yüksektir”

Erdoğan, erken evrede teşhis edilen kemik tümörlerinde tedavi başarısı yüksek olduğunu da ifade ederek, “Osteosarkom ve Ewing sarkomu gibi agresif tümörlerde, erken tanı ile 5 yıllık sağkalım oranı yüzde 70-80’e çıkabilirken, ileri evrelerde bu oran yüzde 20’lere kadar düşebilmektedir. Ayrıca erken tanı ile metastaz riski azalır, daha az agresif tedavi yöntemleri yeterli olabilir ve uzuv kaybı yaşamadan cerrahi yapılma şansı artar” ifadelerini kullandı.

“Kemoterapi ya da cerrahi tedavi uygulanabilir”

Tedavi sürecine de değinen Doç. Dr. Erdoğan, “Tedavi planı tümörün türüne, yayılımına ve hastanın genel sağlık durumuna göre multidisipliner bir kurul tarafından belirlenir. Cerrahi tedavi, tümörlü dokunun temiz sınırlarla çıkarılmasını amaçlar. Uzuv koruyucu cerrahiler öncelikli tercih edilirken, gerekli durumlarda amputasyon yapılabilir. Kötü huylu tümörlerde kemoterapi ameliyat öncesi (neoadjuvan) veya sonrası (adjuvan) uygulanabilir. Ewing sarkomu gibi radyosensitif tümörlerde radyoterapi de tedaviye dahil edilir. Hedefe yönelik tedaviler ve immünoterapi, özellikle dirençli ya da metastatik tümörlerde alternatif yöntemler olarak gündemdedir. İyi huylu tümörlerde ise takip, radyofrekans ablasyon veya kriyoterapi gibi minimal girişimsel yöntemlerle de başarılı sonuçlar alınabilir” dedi.

“Tedavi sonrası iyileşme süreci uygulanan yönteme bağlı değişebilir”

Tedavi sonrası iyileşme sürecinin, uygulanan yönteme bağlı olarak değiştiğini dile getiren Doç. Dr. Erdoğan, “Cerrahi sonrası 6-12 haftalık bir iyileşme süreci olurken, kemoterapi ve radyoterapinin yan etkileri zamanla azalır. Fizyoterapi ile hareket kabiliyeti ve kas gücü yeniden kazanılır. Psikolojik destek, özellikle genç hastaların tedavi sürecini daha sağlıklı atlatmalarında büyük rol oynar. Erken evrede teşhis edilen ve tümör tamamen çıkarılan hastalar, yaşam kalitesini büyük ölçüde koruyarak normal hayatlarına dönebilmektedir. Ancak düzenli kontroller, ilk 5 yıl içerisinde daha sık yapılmalıdır” diye konuştu.

Kategoriler
GÜNCEL HABERLER

“Kontrol altına alınmayan diyabet, ciddi hastalıklara neden olabilir”

Göz ardı edilen diyabetin ciddi sağlık sorunlarına yol açabileceğini belirten Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Mehmet Saydam, “Tip 2 şeker hastalığı genellikle 30 yaştan itibaren başlamaktadır. Tip 2 şeker hastalığı, aslında küçük damarları tuttuğundan birçok hastalığa ve organ yetmezliklerine yol açabilir” dedi.

VM Medical Park Gebze Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Mehmet Saydam, tip 2 diyabet hakkında açıklamalarda bulundu. Tip 2 diyabetinin tanımını yapan Doç. Dr. Saydam, “Tip 2 diyabet, insülin eksikliği ve dokularda insülin etkisine karşı gelişmiş direnç nedeniyle ortaya çıkan, pek çok organı etkileyerek sistemik bir tutuluma yol açan, kan şekeri yüksekliği seyreden karbonhidrat metabolizma bozukluğudur” dedi.

“Çevresel faktörler neden olabilir”
Tip 2 diyabetin nedenlerinden bahseden Doç. Dr. Saydam, “En önemli nedenler çevresel ve genetik faktörler olarak gösterilmektedir. Özellikle bünyenin, kendi insülin salgılayan hücrelere karşı otoantikor üretmesi en çok etki eden faktörlerden biridir. Bunun dışında diğer etkenler arasında pankreas hastalıkları, endokrin hastalıklar, ilaç veya kimyasal nedenler, enfeksiyonlar, genetik sendromlar ve gebelik de meydana gelen diyabet gibi hastalıklar da bulunmaktadır” şeklinde konuştu.

“Halsizlik ve bulanık görme görülebilir”
Doç. Dr. Saydam, tip 2 diyabette görülen belirtilerini şöyle sıraladı:

Poliüri (çok idrara çıkma), polidpsi (aşırı su içme isteği), polifaji (sık sık yemek yeme) ve iştahsızlık, halsizlik, çabuk yorulma, ağız kuruluğu, nokturi (geceleri düzenli idrara çıkma), bulanık görme, açıklanamayan ağırlık kaybı, inatçı enfeksiyonlar tekrarlayan mantar enfeksiyonları, kaşıntı”

Teşhis süreci
Tanı konma sürecini anlatan Saydam, “Açlık kan şekeri 126 mg/dl üzerindeyse veya oral şeker testi sonrası 2. saatte 200 mg/dl üzerindeyse, bunların dışında rastgele yapılan kan şekeri ölçümünde 200 mg/dl üzerinde bir değerle birlikte diyabet semptomları görülüyorsa ve yine halk arasında şekerli hemoglobin denilen HbA1c değeri yüzde 6,5 değerinin üstündeyse tanı konulmaktadır” diye konuştu.

“Genellikle 30 yaş üzerinde başlıyor”
Risk altındaki bireylere dikkat çeken Saydam, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Tip 2 şeker hastalığı genellikle 30 yaş üzerinde başlamaktadır. Özellikle birinci ve ikinci derece akrabalarında Tip 2 şeker hastalığı olanlar, obezite hastalığı olanlar, kronik hastalıkları olanlar, sedanter yani hareketli bir yaşamı olmayan bireyler, egzersiz yapmayan bireyler, özellikle karbonhidrat ağırlıklı besleneneler özellikle risk altındadırlar. Tip 2 şeker hastalığı esasında küçük damarları tutan bir hastalık olduğundan her türlü hastalığa ve organ yetmezliklerine yol açabilmektedir. Bunlar arasında en bilinenleri böbrek yetmezlikleri, kalp rahatsızlıkları, görme bozuklukları, cilt rahatsızlıkları, geçmeyen yaralar, ayakta venöz ülserlerle başlayan diyabetik ayak bozuklukları sayılabilmektedir. Tip 2 şeker hastalığı oluşumunda çok sayıda genetik faktör ve hastalık suçlanmıştır. Bunlar arasında, çeşitli kromozom bozuklukları (20, 7, 12, 13, 2, 9, vs) ve çeşitli genetik sendromlar (Down sendromu, Huntington korea, vs.) bulunmaktadır”

“Kalorisi yüksek besinlerden uzak durulmalı”
Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Mehmet Saydam, diyabet hastalarının uzak durması gereken besinler hakkında da bilgi verdi. Saydam, “Doymuş yağlardan zengin, posadan fakir, kalorisi yüksek ve hızlı hazırlanabilen besinlerle oluşan beslenme tarzından uzak durulmalıdır. Ayrıntı verilecek olunursa, fast food tarzı besinler, gazlı içecekler, paketli gıdalar, kızartmalar, ağır yağ içeren besinlerden mümkün olduğunca uzak durmak gerekmektedir” ifadelerini kullandı.

Tip 2 şeker hastalığının hem medikal hem de cerrahi tedavi şekillerinin olduğunu aktaran Saydam, “Her iki tedaviden önce özellikle bu hastalığın çevresel faktörlerden çok etkilenebildiği bilindiği için mutlaka yaşam tarzı değişiklikleri, beslenme tarzı değişiklikleri, egzersizin hayatımıza dahil edilmesi önemli yer tutmaktadır. Medikal tedavide kademe kademe ağızdan alınan ilaçlar ve ileriki adımlarda insülin tedavisine başlanmaktadır. Bu tedavilere rağmen düzelme olmuyorsa ve kontrolsüz bir diyabet durumu mevcutsa, o zaman Tip 2 şeker hastalığının cerrahi tedavisi mevcuttur” dedi.

Cerrahi operasyon yapılabilecek bireyler
Doç. Dr. Saydam, cerrahi operasyonların özellikle hangi bireylere uygulanabileceğini ise şu şekilde sıraladı:

“Yaşam ve beslenme tarzı değişikliklerle, medikal tedaviye rağmen başarı sağlanamamış, HbA1c si 6,5 üzerinde olan, yapılan tetkiklerde C peptid seviyeleri yeterli miktarda olan (yani vücudunun insülin ürettiği saptanan), kontrolsüz diyabeti olan, organ hasarı gelişmeye başlamış (görme bozuklukları, iyileşmeyen yaralar, böbrek hastalıkları, kalp hastalıkları gibi), batın operasyonlarını olmaya engel teşkil edebilecek kardiyak ve solunumsal sıkıntıları olmayan her Tip 2 şeker hastası ameliyat olmaya adaydır ve bu ameliyatlar sonucunda da yüksek başarı oranları ile yapılmaya devam edilmektedir”.

Kategoriler
Kocaeli Üniversitesi EĞİTİM SAĞLIK

Ankilozan Spondilit Farkındalığı İçin Yürüdüler!

Ankilozan spondilit en çok bel fıtığıyla karışıyor. Romatologlar ve hastalar ankilozan spondilit hastalığına dikkat çekmek için yürüdü

Erken teşhis ve uygun tedavi ile ankilozan spondilit hastalığında engellilik riskinin azaltılması mümkün Genellikle genç yaşlarda ortaya çıkan ve özellikle omurgayı etkileyen kronik inflamatuvar (iltihaplı) bir romatizmal hastalık olan ankilozan spondilit hastalığında erken teşhis, uygun tedavi ve egzersiz ile hastaların yaşam kalitesinin yükseltilmesi, çalışma hayatı ve sosyal yaşamlarında iyileşme mümkün olabiliyor. Her yıl mayıs ayının ilk cumartesi günü, ankilozan spondilit hastalığına dikkat çekmek ve toplumda farkındalık oluşturmak için “Dünya Ankilozan Spondilit Günü” olarak anılır. Bu kapsamda Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Romatoloji Bilim Dalı öğretim üyeleri, asistanları ve takipli ankilozan spondilitli hastalar 3 Mayıs Cumartesi günü, Kocaeli Ormanya’da doğa yürüyüşü ve çeşitli sosyal aktivitelerle bir araya geldi. Etkinlikte ankilozan spondilit (AS) hastalığına dikkat çekerek hastalığın erken bulguları hakkında toplumu bilgilendirmek ve farkındalık oluşturmak amaçlandı. Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Romatoloji Bilim Dalı Başkanı, Türkiye Romatoloji Derneği Üyesi Prof. Dr. Ayşe Çefle, hastalık ve etkinlikle ilgili önemli bilgiler paylaştı.

Ankilozan spondilit gelişiminde genetik faktörler önemli rol oynar

Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Romatoloji Bilim Dalı Başkanı ve Türkiye Romatoloji Derneği Üyesi Prof. Dr. Ayşe Çefle: “Ankilozan spondilit, genellikle genç yaşlarda ortaya çıkan ve özellikle omurgayı etkileyen kronik inflamatuvar (iltihaplı) bir romatizmal hastalıktır. Hastalık erkeklerde kadınlara oranla 2 ila 3 kat daha sık görülür. Şikayetler genellikle yirmili yaşlarda başlar. Sebebi halen tam olarak bilinmemekle beraber, hastalığın gelişmesinde genetik faktörler önemli rol oynar. Ailesinde ankilozan spondilit olanlarda hastalık riski artmaktadır. Ankilozan spondilit sıklığı toplumlar arasında değişmekle birlikte, ülkemizdeki sıklığı yüzde 0,5 olarak ortaya konmuştur, yani bu hastalık her 200 yetişkinden birini etkilemektedir” dedi.

Bel ağrısının özelliklerine dikkat

Hastalığın en önemli bulgusu bel ağrısıdır ve ağrı inflamatuvar karakterdedir diyen Türkiye Romatoloji Derneği Üyesi Prof. Dr. Ayşe Çefle sözlerini şöyle sürdürdü: “İnflamatuvar bel ağrısını mekanik bel ağrısından ayıran önemli farklılıklar bulunmaktadır. İnflamatuvar bel ağrısı 40 yaşından önce ortaya çıkar. Kronik bir ağrı olup en az üç ay devam eder. Sinsi başlangıçlıdır, hasta ağrının ilk başladığı tarihi tam ifade edemez. İstirahatle artan bir ağrıdır bu nedenle hastalar özellikle sabahları ağrılı kalkar, sabah tutukluğu bir saati geçer. Hasta hareket ettikçe ağrısı azalır. Diğer bir özelliği ise gece ağrısıdır. Hasta özellikle gecenin ikinci yarısında ağrı ile uyanır ve biraz dolaşıp ağrısı azalınca tekrar uykuya döner. İnflamatuvar bel ağrısının tanınması ankilozan spondilitin ilk bulgusu olması bakımından önemlidir.”

Ağrının zamanla ilerleyerek sırt ve boyun bölgesi, göğüs kafesinde de ortaya çıkabildiğini, bunun yanında omuz ve kalça gibi kök eklemlerin tutulumu, diz ve ayak bileği gibi çevre eklemlerde ağrı, şişlik, hareket kısıtlılığı olabildiğini dile getiren Prof. Dr. Ayşe Çefle, ankilozan spondilitin sistemik bir hastalık olup hastaların dörtte birinde üveit denilen göz tutulumu görülebildiğinin, hastaların topuk ağrısından yakınabildiğinin, bunun yanında sedef hastalığının ve ishalle seyreden inflamatuvar bağırsak hastalığının da ankilozan spondilite eşlik edebildiğinin altını çizdi.

Hastaların üçte birine yanlışlıkla bel fıtığı tanısı konuluyor

Prof. Dr. Ayşe Çefle: “AS’nin tanısında en önemli nokta hastanın öyküsüdür. Sonrasında fizik muayenede hastalığa ait ipuçları aranır. Ankilozan spondilit iltihaplı bir romatizma olmakla beraber laboratuvar tetkikleri normal bulunabilir. Pelvis grafisi çekilerek sakroiliak eklemlerdeki değişiklikler saptanmaya çalışılır. Ancak hastalığın erken dönemlerinde röntgen bulguları da normal bulunabilir. Bu durumda manyetik rezonans görüntüleme (MR) ve genetik tetkik ile tanının kesinleşmesi sağlanabilir. Erken dönemde grafinin normal bulunması ve laboratuvar bulgularının da olmaması nedeniyle çoğu hastada ankilozan spondilit tanısı atlanmaktadır ve bel ağrısı başka sebeplere bağlanmaktadır. Hastaların üçte birine yanlışlıkla bel fıtığı tanısı konulmakta ve bir kısmı bu sebeple ameliyat bile olmaktadır. Ankilozan spondilitli hastalarda tanıda gecikme 5 ila 10 yılı bulabilmektedir” dedi.

Ankilozan spondilit ömür boyu süren kronik bir hastalık
Ankilozan spondilitin ömür boyu süren kronik bir hastalık olduğunun altını çizen Prof. Dr. Ayşe Çeflehastalığın erken dönemlerinde bel, sırt ve topuk ağrıları, eklem şişlikleri hastanın yaşam kalitesini olumsuz etkilediğini söyledi ve sözlerini şöyle sürdürdü: “Zamanla kalıcı deformiteler, omurgada hareket kısıtlılıkları, duruş bozuklukları ve hatta kamburluk ortaya çıkmaktadır. Ankilozan spondilit hastalığında tedavinin amacı ağrının kontrolü, inflamasyonun baskılanması, maksimum iskelet hareketliliğinin korunması, deformitelerin ve organ tutulumlarının önlenmesi olarak sıralanabilir.”

Prof. Dr. Ayşe Çefle: “Kronik bel ağrısı olan hastaların doğru teşhis ve tedavisi için romatoloji uzmanları ile iletişime geçmeleri önemlidir. İlaç tedavisi, egzersiz ve yaşam tarzı değişikleri ile ilgili hastaya bilgi verilmelidir. Sigara içiyorsa bırakması sağlanmalıdır. Vücut postürünü ve omurga hareketliliğini koruması için egzersiz programları uygulanmalıdır. Hastalık seyrini takip etmek ve tedaviyi hastaya göre bireyselleştirmek için düzenli takip gereklidir. Anti-inflamatuvar ilaçlar ağrıyı ve inflamasyonu azaltmada etkilidir. Bunların yetersiz olduğu hastalarda son 25 yıldır biyolojik ajanlar ve hedefe yönelik tedaviler başarı ile kullanılmaktadır. Tedavi kararında hasta ve doktorun ortak kararı önemlidir” dedi.

Erken teşhis, uygun tedavi ve egzersizle ankilozan spondilitte engellilik riskinin azaltılması mümkün
Hastalığın tedavisindeki iki önemli unsur ilaçlar ve egzersizdir diyen Türkiye Romatoloji Derneği Üyesi Prof. Dr. Ayşe Çefle sözlerini şöyle noktaladı: “Tedavi hastanın eğitimi ve iş birliğini gerektirir. Egzersiz programları ile dik postürün korunması ve eklem hareketliliğinin devamı amaçlanmaktadır. İlaç tedavisinin amacı ise ağrı ve inflamasyonu azaltmak ve bu sayede egzersizlerin yapılmasını kolaylaştırmaktır. Tanıda ve tedavide gecikme sadece hastanın yaşam kalitesini azaltmakla kalmaz önemli iş gücü kaybına ve sosyo-ekonomik problemlere de yol açar.

Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Romatoloji Bilim Dalı öğretim üyeleri olarak, asistanlarımız ve kliniğimizde takipli ankilozan spondilitli hastalarımızın katılımı ile 3 Mayıs Dünya Ankilozan Spondilit Günü’nde Kocaeli Ormanya’da düzenlediğimiz etkinlik kapsamında doğa yürüyüşü ve sosyal aktiviteler gerçekleştirdik. Bu özel gün vesilesiyle ankilozan spondilite dikkat çekiyor, erken teşhis, uygun tedavi ve egzersizle ankilozan spondilit hastalığında engellilik riskinin azaltılması ve hastalığın daha yönetilebilir olması mümkündür diyoruz” (BSHA – Bilim ve Sağlık Haber Ajansı)

Telefon
WhatsApp
Exit mobile version